CMK AVUKATININ GÜNLÜĞÜ

YASAL HAKKINIZ: AVUKAT İSTEMEKTEN ÇEKİNMEYİN

2013 şubat ayı Hukuk Genel Kurulu Kararları

yargitayT.C.

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 2012/9-838

K. 2012/715

T. 17.10.2012

FAZLA MESAİ ÜCRETİ / KIDEM TAZMİNATI ( İşyeri Ücret Bordrosu İle Banka Hesap Ekstresindeki Miktarın Farklılık Gösterdiği – Hesap Raporu Alınmasını Tazminat ve Alacağa Esas Ücretin Tespit Edilmesini Gerektirdiğinden Kısmi Dava Açılabileceği )

KISMİ DAVA ( Fazla Mesai ve Kıdem Tazminatı İstemi İçinde Talep Konusunun Miktarının Tartışmalı Olduğu Açıkça Belirli Olmadığı -Yargılama Sırasında Hesap Raporu Alınmasını Tazminat ve Alacağa Esas Ücretin Tespit Edilmesini Gerektirdiği )

KESİN DELİLLERLE FAZLA MESAİ SÜRESİNİN İSPATLANAMAMASI ( Takdiri Delillerle Belirlenen Süreden Bir Miktar Sürenin İndirilmesi Gerektiği – Fazla Mesai Ücretinin Talebi Hakkında Kısmi Dava Açılabileceği )

İŞYERİ ÜCRET BORDROSU İLE BANKA HESAP EKSTRESİNİN FARKLI OLMASI ( Ücret İle İlgili Taraflarca Açıklayıcı Beyanda Bulunulmadığı/İşverene Yüklenen Yükümlülüklerini Gösterir Delil Dosyaya Sunmadığı – Kısmi Dava Açılabileceği )

6100/m.109

4857/m.8/3, 41

1475/m.14

ÖZET : Kesin delillerle fazla mesai süresinin ispatlanamadığı durumlarda, takdiri delillerle belirlenen süreden bir miktar sürenin indirilmesi gerektiği kabul edilmektedir. Davacı vekili dava dilekçesinde, müvekkilinin aldığı ücretin ne olduğu konusunda bir açıklamada bulunmamış, keza davalı vekili de cevap dilekçesinde ücret ile ilgili açıklayıcı beyanda bulunmamıştır. Davacının ücreti ile ilgili iş yeri ücret bordroları ile banka hesap ekstresi farklılık gösterdiği gibi işverenin, işverene yüklenen yükümlülükleri yerine getirdiğini gösterir delil de davalı tarafça dosyaya sunulmamıştır. Fazla mesai ve kıdem tazminatı istemi için de talep konusunun miktarının taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli olduğundan söz edilmesi mümkün değildir. Yargılama sırasında hesap raporu alınmasını, tazminat ve alacağa esas ücretin tespit edilmesini gerektirmektedir.

DAVA : Taraflar arasındaki “kıdem tazminatı ve fazla mesai ücreti alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Konya 1. İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 07.12.2011 gün ve 2011/945 E., 2011/592 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 27.12.2012 gün ve 2012/1756 E., 2012/5741 K. sayılı ilamı ile;

( … A ) Davacı İsteminin Özeti:Davacı vekili, davacının davalıya ait işyerinde 13.12.2005 tarihinden 02.08.2011 tarihine kadar hafta içi 08.30-18.30, hafta sonu Cumartesi günleri de 08.30-13.30 arası çalıştığını, haftalık 45 saat i aşan çalışması olmasına rağmen fazla mesai ücretlerinin ödenmediğini, fazla mesai ücretlerinin ödenmemesi nedeni ile iş sözleşmesini noterden gönderdiği ihtarname ile 4857 sayılı İş Kanunu’nun 24/II.e maddesi uyarınca haklı nedenle feshettiğini belirterek, fazlaya ilişkin hakları saklı olmak kaydı ile 200,00 TL kıdem tazminatının, 100,00 TL fazla çalışma ücretinin davalı işverenden tahsili amacı ile kısmi dava açmıştır.

B ) Davalı Cevabının Özeti:Davalı vekili, davacının 01.08.2011 tarihinde ücretin azlığı nedeni ile çalışmak istemediğini ve ayrılacağını söylediğini, istifa dilekçesi yazması gerektiği belirtilmesi üzerine tazminatlarını alıp almayacağını araştıracağını beyan ederek işyerini terk ettiğini, devamsızlık yaptığını, iş sözleşmesinin devamsızlık nedeni ile 03.08.2011 tarihinde 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/II.g maddesi uyarınca haklı nedenle feshedildiğini, davacının yeni bir iş bulduğunu, kıdem tazminatına hak kazanmadığını, fazla mesai ücret alacağı da bulunmadığını, bir an için fazla mesai ücret alacağı olduğu kabul edilse bile 27.09.2006 tarihinden öncesinin zamanaşımına uğradığını, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

C ) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:Mahkemece ön inceleme aşamasında davacının çalıştığı süreyi ve ücretini bildiği, kullandırılmayan fazla çalışma süresini de bildiği, bu bilgiler doğrultusunda alacağının tamamını bildiği halde, HMK. 109/1 maddesi anlamında kısmi dava açtığı, aynı madde 2. fıkrasına göre alacak açıkça belli olduğundan kısmı dava açmasının mümkün olmadığı, HMK. 114/1-h maddesine göre hukuki yararın dava şartı olduğu, bunun yanında davacının talep sonucunu dava dilekçesinde HMK.nın 119/1-ğ maddesine göre açıkça bildirmek başka ifade ile taleplerini somutlaştırmak zorunda olduğu, bu zorunluluğu yerine getirmeyen davacının dava açmakta hukuki yararının varlığından söz edilemeyeceği gerekçesi ile HMK. 109/2 maddesine aykırı davanın usulden reddine karar verilmiştir.

D ) Temyiz:Karar davacı vekili tarafından “tazminata ve alacağa esas ücretin belirlenmesi gerektiği, ayrıca fazla mesaide hakkaniyet indirimi yapıldığı, hak arama özgürlüğünün kısıtlandığı, kısmi davanın belirsiz alacak davasına göre daha geniş kapsamlı olduğu, kararın hatalı olduğu gerekçesi ile temyiz edilmiştir.

E ) Gerekçe:Uyuşmazlık davanın niteliği üzerinde toplanmaktadır.

Davacının aynı hukukî ilişkiden kaynaklanan alacağının veya hakkının tümünü değil, belirli bir kısmını talep ederek açtığı davaya kısmî dava denir.

Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilebilmesi için, alacağın tümünün aynı hukuki ilişkiden ( örneğin iş sözleşmesinden ) doğmuş olması ve bu alacağın şimdilik bir kesiminin dava edilmesi gerekir ( Kuru/Arslan/Yılmaz, Medeni Usul Hukuku, 22. Bası, Ankara, 2011, s. 286 ).

Kısmi dava 6100 sayılı HMK.’un 109. maddesinde tanımlanmıştır. Maddenin birinci fıkrasına göre “Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir”. İkinci fıkrasına göre ise “Talep konusunun miktarı, taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılamaz”.

Belirtilen düzenleme karşısında kısmi dava açılabilmesi için;

1 ) Talep konusunun niteliği itibari ile bölünebilir olması,

2 ) Talep konusunun miktarının, taraflar arasında tartışmalı veya açıkça belirli olmaması gerekir.

Talep konusu taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirlenebilir ise kısmi dava açılamayacaktır. ( Pekcanıtez/Atalay/Özekes: Medeni Usul Hukuku, 10. Bası, Ankara, 2011, s. 313 ).

Dava konusu edilen alacak, yargılama sırasında hesap raporu alınmasını gerektiriyor ( Kuru/Budak, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Getirdiği Başlıca Yenilikler. İstanbul Barosu Dergisi, Cilt 85, Sayı, 2011/5, s. 13 ) veya miktar veya değerinin belirlenmesi yargılama sırasında başka bir olgunun tespit edilmesini gerektiriyor ise talep konusu alacağın tartışmalı veya açıkça belirlenemeyeceği kabul edilmeli ve kısmi dava olarak görülmelidir.

Keza alacak miktarı veya değerinin hakimin takdiri veya yasal nedenlerle indirim yapılarak belirlendiği durumlarda da alacak belirsizdir. Fazla mesai ve tatil çalışmalarının kayda dayanmadığı durumlarda Dairemiz istikrarlı olarak “hastalık, izin gibi nedenlerle çalışılamayacak günler olduğu düşünülerek” bu tür alacaklarda hakkaniyet indirimi yapılması gerektiğini kabul etmektedir.

Diğer taraftan, işçilik tazminat ve alacakların belirlenmesinde ispat yükü dışında ilgili yasalarda hesabın unsurları olarak bazı kriterlere yer verilmiştir.

İşçilikte bu hesabın unsurlarında hizmet süresi ile işçinin aldığı gerçek ücret önemli kriterlerdir. Kıdem ve ihbar tazminatı giydirilmiş ücretten hesaplanırken, diğer tazminat ve alacaklar çıplak ücretten hesaplanmaktadır. Giydirilmiş ücrette, işçinin asıl ücretine ek olarak sağlanan para veya para ile ölçülebilen menfaatlerde dahil edilmektedir. Keza yıllık izin ücreti dışında çalışma olgusuna bağlı diğer işçilik alacakları muaccel oldukları tarihteki ücret üzerinden hesaplanmaktadır.

Ayrıca belirtmek gerekir ki tazminat ve alacakların belirlenmesine ilişkin kayıtlar ise genelde işveren tarafından tutulmaktadır. Dava konusu edilen alacağın ( talep sonucunun ) miktar olarak belirlenmesi, karşı tarafın vereceği ( elindeki belgelerle ) bilgi sonucu mümkün ise alacağın tartışmalı ve belirli olmadığı sonucuna varılmalıdır. ( Kılıçoğlu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu El Şerhi, Legal Yayınevi, İstanbul, 2012 s: 582. )

4857 sayılı İş Kanunu’nun 67. Maddesi uyarınca, “günlük çalışmanın başlama ve bitiş saatleri ile dinlenme saatleri işyerlerinde işçilere duyurulur”. Aynı kanunun 8/3 maddesine göre ise “Yazılı sözleşme yapılmayan hallerde işveren işçiye en geç iki ay içinde genel ve özel çalışma koşullarını, günlük ya da haftalık çalışma süresini, temel ücreti ve varsa ücret eklerini, ücret ödeme dönemini, süresi belirli ise sözleşmenin süresini, fesih halinde tarafların uymak zorunda oldukları hükümleri gösteren yazılı bir belge vermekle yükümlüdür”. Özellikle fazla mesai ve tatil çalışmaları karşılığı ücret alacaklarının belirlenmesi için işverenin bu yükümlülüğünü yerine getirmesi şarttır.

HMK.’un 107/son maddesine göre ise “kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir”. Davacının kısmi dava açabilmesi için hukuki yararının olması şarttır. Buradan hareketle bir davanın kısmi dava olarak görülebilmesi için dava şartı olan davacının hukuki yararının bulunması gerekir.

Hukuki yarar, kanunun 114/h maddesi uyarınca dava şartı olarak kabul edilmiştir. Takip eden 115/2 maddedeki kurala göre ise “Mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak, dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder”. Düzenleme gereğince, eksik olan bir dava şartı, belirli bir süre verilerek giderilebilecek ise, hakim tarafından eksikliğin giderilmesi için kesin süre verilmesi gerekir. Bu süre içinde dava şartı eksikliği tamamlanmaz ise dava, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddedilmelidir.

Diğer taraftan kanunun 119. maddesinde dava dilekçesinde bulunması gereken hususlar sayılmış ve açık bir şekilde talep sonucunun da bulunacağı belirtilmiş ve maddenin ikinci fıkrasında ise talep sonucunun açık olmaması halinde hakimin davacıya talebini açıkça belirlemesi için süre vermesi gerektiği belirtilmiştir. Gerek 115 ve gerekse 119. maddelerde verilen kesin sürenin bir haftalık süre olacağı da belirtilmiştir.

Dosya içeriğine göre davacı vekili, davacı işçinin aldığı ücreti ve çalışma süresini, davacının iş sözleşmesini fazla çalışma ücretlerinin ödenmemesi nedeni ile 4857 sayılı İş Kanunu’nun 24/II.e maddesi uyarınca feshettiğini ve kıdem tazminatı ile ödenmeyen fazla mesai ücret alacağının ödenmesi gerektiğini belirterek, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak ve her bir talebine ilişkin miktar belirterek kısmi dava olarak davalı işverenden tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı işveren davacının ücretine ilişkin bordro ve banka hesap ekstresi sunmuştur. Bordro ve hesap ekstresindeki ücretler farklılık göstermektedir.

Davacının istenilen alacağın türü ve hukuki niteliği belli olmasına rağmen, miktarını dava açarken tam olarak saptaması, belirlemesi olanaklı olmayabilir. Hesap raporu alınmasını, yargılama yapılmasını gerektiren bu durumda davacı fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak kısmi dava yoluna başvurabilir. Kısmi dava olarak açılan bu davada yargılama sırasında belirlenen bakiye alacağı için davalının muvafakat etmemesi halinde, ek dava yolu ile ayrı bir davada isteyebileceği gibi aynı davada ıslah sureti ile dava ettiği miktarları arttırarak talepte bulunabilir.

Kısmi dava olarak açıldığı uyuşmazlık dışı olan davada yukarıda belirtilen somut maddi ve hukuki olgulara göre;

1. Dava konusu edilen kıdem tazminatı ve fazla mesai ücret alacağına esas ücret taraflar arasında uyuşmazlık konusudur. Diğer taraftan fazla mesai ücretinin belirlenmesine esas kayıtlar sunulmadığı gibi, davalı işveren İş Kanunu’nun 8 ve 67. Maddesindeki yükümlülüklerini de yerine getirdiğini savunmamıştır. İş davalarına yansıyan yönüyle işçi ve işveren arasında en temel uyuşmazlık temel ücretin belirlenmesi noktasında ortaya çıkmaktadır.

Yargıtay uygulamasına göre işçinin iddia ettiği temel ücret miktarı işverence kabul edilmediğinde meslek kuruluşlarından olası ( adet-emsal olan ) ücret yönünden araştırmaya gidilmekte ve çoğunlukla meslek odasının bildirdiği ücret hesaplamaya esas alınmaktadır. Bu ihtimalde işçi iddia ettiği ücreti kanıtlayamamış olmaktadır. Zira ücretle ilgili tüm deliller işveren uhdesindedir ve işçinin çoğu kez bu delillere ulaşmasına imkan tanınmamaktadır. Bu yönüyle temel ücretin tespitindeki ve ispatındaki ülkemize has güçlükler sebebiyle kısmi davanın açılmasında işçinin hukuki menfaatinin olduğu kabul edilmelidir. Ayrıca kıdem tazminatı giydirilmiş ücretten, fazla mesai alacağı da muaccel olduğu tarihteki ücret üzerinden hesaplanacak, fazla mesai alacağı kayda dayanmadığı takdirde indirime tabi tutulacaktır.

Tazminat ve alacaklar tartışmalı ve açıkça belirli değildir. Yargılama sırasında hesap raporu alınmasını, tazminat ve alacağa esas ücretin tespit edilmesini gerektirmektedir. Kısmi dava açılmasında yasanın aradığı unsurlar ve hukuki yarar şartı gerçekleştiğinden davanın görülmesi gerekir. Aksi gerekçe ile davanın usulden doğru değildir.

2. Kabule göre ise;

a ) Dava dilekçesinde talep sonucu açıkça belli olduğundan, mahkemenin “davacının talep sonucunu dava dilekçesinde HMK.’un 119/1-ğ maddesine göre açıkça bildirmek başka ifade ile taleplerini somutlaştırmak zorunda olduğu, bu zorunluluğu yerine getirmeyen davacının dava açmakta hukuki yararının varlığından söz edilemeyeceği” gerekçesi yerinde değildir. Kaldı ki talep sonucunun açık olmadığı kabul edilse dahi 119/2 maddesi uyarınca dava dilekçesindeki bu eksikliğin tamamlanması için süre verilmesi gerekirken bu kurala da uyulmamıştır.

b ) Diğer taraftan mahkemece dava konusu alacağın belli olduğu, kısmi dava açılamasında davacının hukuki yararının olmadığı kabul edilmiştir.

Dava şartı olan hukuki yarar şartı tamamlanması gereken şartlardandır. Bu kabule göre ise yine davacı vekiline davasını tam dava olarak devam etmesi ve dava şartı olan hukuki yarar şartında eksikliği gidermesi için HMK.’un 115/2 maddesi uyarınca bir haftalık kesin süre verilmesi gerekirken Mahkemece kesin süre verilmeden yazılı şekilde davanın usulden reddi de isabetsizdir… ),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, fazla mesai ücretinin ödenmemesi nedeni ile iş akdini haklı nedenle feshettiği iddiasıyla, işçi tarafından açılan kıdem tazminatı ve fazla mesai ücreti alacağının 300,00 TL lik kısmının tahsili istemine ilişkindir.

Davacı vekili, müvekkilinin, davalıya ait işyerinde 13.12.2005 tarihinden 02.08.2011 tarihine kadar hafta içi 08.30-18.30, hafta sonu cumartesi günleri de 08.30-13.30 arası çalıştığını, haftalık 45 saati aşan çalışması olmasına rağmen fazla mesai ücretlerinin ödenmediğini, fazla mesai ücretlerinin ödenmemesi nedeni ile iş sözleşmesini haklı nedenle feshettiğini belirterek, fazlaya ilişkin hakları saklı olmak kaydı ile 200,00 TL kıdem tazminatının, 100,00 TL fazla çalışma ücretinin davalı işverenden tahsilini istemiştir.

Davalı vekili, davacının iş sözleşmesinin devamsızlık nedeni ile 03.08.2011 tarihinde haklı nedenle feshedildiğini, davacının yeni bir iş bulduğunu, kıdem tazminatına hak kazanmadığını, fazla mesai ücret alacağı da bulunmadığını, bir an için fazla mesai ücret alacağı olduğu kabul edilse bile 27.09.2006 tarihinden öncesinin zamanaşımına uğradığını, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Yerel Mahkemece, ön inceleme aşamasında dilekçe üzerinde yapılan inceleme sonucu, davacının çalıştığı süreyi ve ücretini bildiği, fazla çalışma süresini de bildiği, bu bilgiler doğrultusunda alacağının tamamını bildiği halde, HMK. 109/1 maddesi anlamında kısmi dava açtığı, aynı madde 2. fıkrasına göre alacak açıkça belli olduğundan kısmı dava açmasının mümkün olmadığı, HMK.114/1-h maddesine göre hukuki yarar dava şartı olduğu, bunun yanında davacı talep sonucunu dava dilekçesinde HMK.nın 119/1-ğ maddesine göre açıkça bildirmek başka ifade ile taleplerini somutlaştırmak zorunda olduğu, bu zorunluluğu yerine getirmeyen davacının dava açmakta hukuki yararının varlığından söz edilemeyeceği, gerekçesiyle HMK. 109/2 maddesine aykırı olarak açılan davanın usulden reddine karar verilmiştir.

Özel Dairece, hüküm yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hükmü temyize davacı vekili getirmiştir.

Davanın, kısmi dava ve dava konusu alacağın bölünebilir alacak olduğu uyuşmazlık konusu değildir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda davaya konu olan kıdem tazminatı ve fazla mesai ücretine ilişkin alacak miktarının “taraflar arasında tartışmasız ve açıkça belli” olup olmadığı, varılacak sonuca göre de bu alacaklara ilişkin olarak HMK’nın 109 maddesine göre kısmi dava açılmasının mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle kısmi davanın hukuki niteliğinden bahsetmekte yarar bulunmaktadır.

Alacağın yalnızca bir bölümü için açılan davaya kısmi dava denir. Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilebilmesi için, alacağın tümünün aynı hukuki ilişkiden doğmuş olması ve alacağın şimdilik belirli bir kesiminin dava edilmesi gerekir. Diğer bir söyleyişle, bir alacak hakkında daha fazla bir miktar için tam dava açma imkânı bulunmasına rağmen, alacağın bir kesimi için açılan davaya, kısmi dava denir. Kısmi dava açılabilmesi için talep konusunun bölünebilir olması gerekli olup, açılan davanın kısmi dava olduğunun dava dilekçesinde açıkça yazılması gerekmez. Dava dilekçesindeki açıklamalardan davacının alacağının daha fazla olduğu ve istem bölümünde “fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması” ya da “alacağın şimdilik şu kadarını dava ediyorum” demesi, kural olarak yeterlidir ( Yargıtay HGK 02.04.2003 gün ve 2003/4-260 Esas 271 K.sayılı ilamı;Pekcanıtez H./Atalay M./Özekes M.; Medeni Usul Hukuku, 12. Bası, s. 320; Kuru/Arslan/Yılmaz, Medeni Usul Hukuku, 22. Bası, s.286 ).

1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda açıkça kısmi dava düzenlenmediği halde, söz konusu Kanunun yürürlükte olduğu dönemde de kısmi dava açılması mümkün bulunmaktaydı. Çünkü, alacak hakkının bir bölümünün dava edilip geriye kalan kısmının ikinci bir dava ile istenmesini engelleyen bir hüküm bulunmamaktaydı. Kısmi dava, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 109. maddesinde ise, ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Anılan maddenin birinci fıkrasında; talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmının da dava yoluyla ileri sürülebileceği; İkinci fıkrasında ise; talep konusunun miktarı, taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılamayacağı belirtilmiştir.

Bu durumda; davadaki talep konusunun miktarı taraflar arasında “tartışmasız” ise veya taraflar arasında miktar veya parasal tutar bakımından bir tartışma olmakla beraber, tarafların anlaşmasına gerek kalmaksızın, objektif olarak talep konusunun miktarı herkes tarafından anlaşılabilecek şekilde “belirli” ise o talep konusunun sadece bir kısmı dava edilemeyecektir. Örneğin satım sözleşmesinde alıcının ödemesi gereken bedel, sözleşmede tereddüde yer bırakmayacak biçimde, açıkça yazılı ise kısmi dava caiz değildir. ( Pekcanıtez H./Atalay M./Özekes M, age s.328; Kuru/Arslan/Yılmaz, age s.286 ).

Doktrinde; talep konusunun miktarının, tarafların anlaşmasına gerek kalmaksızın objektif olarak belirlenebilmesinde, İİK m. 67 hükmünde öngörülen icra inkâr tazminatına ilişkin “likit alacak” kavramının yol gösterici olabileceği ileri sürülmüştür. ( Kuru/Budak, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Getirdiği Başlıca Yenilikler, İstanbul Barosu Dergisi, Cilt 85, Sayı, 2011/5, s. 11; Yılmaz Ejder, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Ankara 2012 s.737 vd. ).

Genel bir kavram olarak “likid ( ligiude ) alacak”; “tutarı belli ( muayyen ), bilinebilir, hesaplanabilir alacaktır” Likit bir alacaktan söz edilebilmesi için; ya alacağın gerçek miktarının belli ve sabit olması ya da borçlusu tarafından belirlenebilmesi için bütün unsurların bilinmesi veya bilinmesinin gerekmekte olması; böylece, borçlunun borç tutarını tahkik ve tayin etmesinin mümkün bulunması; başka bir ifadeyle, borçlunun yalnız başına ne kadar borçlu olduğunu tespit edebilecek durumda olması gerekir. Bu koşullar yoksa, likit bir alacaktan söz edilemez ( YHGK 14.07.2010 gün ve 2010/19-376 Esas 397 K.sayılı ilamı ).

Likit alacak bakımından aranan “borçlunun, talep edilen alacağı veya alacağın bütün unsurlarını bilmesi veya bilmek ( kolayca hesap edebilmek ) durumunda olması; bu bağlamda alacağın miktarının belirlenmesi için tarafların ayrıca mutabakata varmasına ( anlaşmasına ) veya mahkemenin tayin edeceği bilirkişi eliyle bir değerlendirme yapılmasına ihtiyaç bulunmaması, diğer bir anlatımla borçlunun, yalnız başına ne kadar borçlu olduğunu tespit edebilir durumda olması” ölçütü birçok tartışmayı sona erdirmekle beraber, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesinin, alacağın likit olup olmadığı ile ilgili başlı başına bir kıstas olarak kabul edilmesi de doğru değildir. Çünkü mahkeme uygulamasında “hesap işi”, çözümü özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren hallerden olduğundan borçlunun, kendi başına hesaplayabilecek durumda olduğu asıl alacak ve temerrüt faizine itiraz etmesi halinde, mahkemenin, alacaklının alacağının miktarını, bizzat tespit etmeyip bilirkişi vasıtasıyla belirleneceğinden, likit olan bir alacağın sırf bilirkişi incelemesi yapıldığı gerekçesi ile likit sayılmaması doğru olmayacaktır ( Yılmaz, age s. 737, 740 ).

Doktrinde, talep konusunun belirlenmesinin imkânsız olduğu durumlara örnek olarak: Biyolojik nedenlere bağlı imkânsızlık hali ( ağır yaralanan kişinin tedavisi sonuçlanmadan zararının belirlenmesinin mümkün olmaması; TBK. 75, mülga BK 46/2 maddeleri gibi ) ; hukuki anlamda imkânsızlık hali ( davacının talep sonucunu belirleyebilmesi için gereken bilgilerin üçüncü kişi veya davalının bünyesinde olması, hakimin takdir yetkisinin bulunduğu gibi durumlar ); sübjektif imkânsızlık hali ( kullanılmış bir aracın kısmen zarar görmüş olması durumunda araç değerindeki azalmanın tespit hali gibi ) hususlar gösterilmektedir. ( Pekcanıtez: Belirsiz Alacak Davası, Ankara, 2011, s. 43,44 )

Sonuç olarak; işçilik alacaklarının özelliği de dikkate alınarak, bu alacaklarda, talep konusunun miktarının taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli olduğunu söylemek mutlak olarak doğru olmadığı gibi, aksinin kabulü de doğru değildir. Bu nedenle, talep konusu işçilik alacakları belirli olup olmadığının somut olayın özelliğine göre değerlendirilmesi ve sonuca gidilmesi daha doğru olacaktır.

Kıdem tazminatı alacağı ve fazla mesai ücreti alacağının hesaplanmasında, hizmet süresi ile işçinin aldığı gerçek ücret önemli kriterlerdir. Kıdem tazminatı, giydirilmiş ücretten hesaplanırken, diğer işçilik alacakları çıplak ücretten hesaplanmaktadır. Giydirilmiş ücrete, işçinin asıl ücretine ek olarak sağlanan para veya para ile ölçülebilen menfaatler de dahil edilmektedir.

4857 sayılı İş Kanununun 67. maddesi uyarınca, “Günlük çalışmanın başlama ve bitiş saatleri ile dinlenme saatleri işyerlerinde işçilere duyurulur”. Aynı Kanunun 8/3 maddesinde de: “Yazılı sözleşme yapılmayan hallerde işveren işçiye en geç iki ay içinde genel ve özel çalışma koşullarını, günlük ya da haftalık çalışma süresini, temel ücreti ve varsa ücret eklerini, ücret ödeme dönemini, süresi belirli ise sözleşmenin süresini, fesih halinde tarafların uymak zorunda oldukları hükümleri gösteren yazılı bir belge vermekle yükümlüdür.” hükmüne yer verilmiş olup, özellikle fazla mesai ve tatil çalışmaları karşılığı ücret alacaklarının belirlenmesi için işverenin bu yükümlülüğünü yerine getirmesi şarttır.

Uyuşmazlığa konu fazla mesai ücreti alacağı ve kıdem tazminatı alacağı istemleri yönünden yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Yargıtayın yerleşik uygulamasına göre, gerçek fazla mesai ücretine ulaşmak için kesin delillerle fazla mesai süresinin ispatlanamadığı durumlarda, takdiri delillerle belirlenen süreden bir miktar sürenin indirilmesi gerektiği kabul edilmektedir ( Yargıtay HGK 05.05.2010 gün ve 2010/9-239 Esas 247 K.sayılı ilamı ). Ayrıca somut olayda, davacı vekili dava dilekçesinde, müvekkilinin aldığı ücretin ne olduğu konusunda bir açıklamada bulunmamış, keza davalı vekili de cevap dilekçesinde ücret ile ilgili açıklayıcı bir beyanda bulunmamıştır. Dosya içerisinde bulunan davacının 2011 yılı 7. aya ait ücret bordrosunda 30 günlük ücretinin 860,35 TL olduğu halde, banka hesap ekstresinde davacıya 05.07.2011 tarihinde 408,00 TL, 19.07.2011 tarihinde 250,00 TL olmak üzere 2011 yılı 7. ayında 658,00 TL ödeme yapıldığı anlaşılmaktadır. Davacının ücreti ile ilgili iş yeri ücret bordroları ile banka hesap ekstresi farklılık gösterdiği gibi işverenin, 4857 sayılı İş Kanununun 8/3 maddesi uyarınca işverene yüklenen yükümlülükleri yerine getirdiğini gösterir bir delil de davalı tarafça dosyaya sunulmamıştır.

Somut olayda, tüm bu açıklamalar dikkate alındığında dava konusu fazla mesai ve kıdem tazminatı istemi için de HMK m.109/2 anlamında talep konusunun miktarının taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli olduğundan söz edilmesi mümkün değildir. Bu bakımdan Yerel Mahkemenin, Hukuk Genel Kurulu çoğunluğunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyması gerekirken, direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olup; verilen kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunun m. 8/3. hükmü uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 17.10.2012 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

1. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/7958

K. 2012/12313

T. 05.11.2012

  • Elatmanın Önlenmesi

  • Tazminat

  • Harç İkmali

Özet: Dava taşınmaz malın aynına ilişkin olup, dava konusunu oluşturan hakkın para ile değerlendirilmesi mümkün olduğundan, dava değeri ve buna göre alınacak harç, elatılan yerin değeri ile talep edilen tazminat toplamından oluşur.

Yasa harç alınması veya tamamlanmasını tarafların isteklerine bırakmadığından, dava dilekçesinde elatmanın önlenmesi isteğiyle ilgili olarak davacı tarafından bir değer belirtilmediğinden, davacıya dava değeri sorularak, açıklattırıp, belirtilecek değere göre harç ikmali yaptırılmalı, keşif yapılarak dava değerinin tespiti halinde ise, bakiye harcın tahsil edildikten sonra işin esasına girilerek, sonucuna göre bir karar verilmelidir.

(492 s. Harçlar K. m. 30,31)

T.C.

YARGITAY

1. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/5298

K. 2012/8074

T. 27.6.2012

ELATMANIN ÖNLENMESİ ( Komşu Parsel Maliki Davalının Taşınmazın Sınırını Yol Olarak Kullandığı – Gider Avansının Eksik Alındığı/Dava Şartı Eksikliğinin Giderilmesine Karar Verilmiş İse de Yasaya Göre Kesin Süre Verilmediği/Avansın Kimin Tarafından Karşılanacağına İlişkin İhtarda da Bulunulmadığı – Usuli Eksiklerin Tamamlanması Gereği )

GİDER AVANSI ( Davacının Yargılama Harçları İle Gider Avansı Tarifesinde Belirlenecek Tutarı Dava Açarken Mahkeme Veznesine Yatırmak Zorunda Olduğu – Avansın Eksik Alındığı/Elatmanın Önlenmesi ve Tazminat Davası )

DAVA ŞARTI ( Dava Açılırken Alınması Gereken Avansın Mahkemece Eksik Alındığı/Dava Şartı Eksikliğinin Giderilmesine Karar Verilmiş İse de Yasaya Göre Kesin Süre Verilmediği/Avansın Kimin Tarafından Karşılanacağına İlişkin İhtarda da Bulunulmadığı – Elatmanın Önlenmesi ve Tazminat Davası )

DAVA ŞARTI EKSİKLİĞİNİN GİDERİLMESİ ( Elatmanın Önlenmesi ve Tazminat Davası – Dava Açılırken Alınması Gereken Avansın Mahkemece Eksik Alındığı/Yasaya Göre Kesin Süre Verilmediği Gibi Avansın Kimin Tarafından Karşılanacağına İlişkin İhtarda da Bulunulmadığı )

KESİN SÜRE ( Gider Avansının Eksik Alındığı/Dava Şartı Eksikliğinin Giderilmesine Karar Verilmiş İse de Yasaya Göre Kesin Süre Verilmediği/Avansın Kimin Tarafından Karşılanacağına İlişkin İhtarda da Bulunulmadığı/Usuli Eksiklerin Tamamlanması Gereği – Elatmanın Önlenmesi ve Tazminat Davası )

6100/m.120/1,114/1g,115/2

ÖZET : Dava elatmanın önlenmesi ve tazminat istemlerine ilişkindir. 6100 sayılı HMK ‘ya göre davacı yargılama harçları ile gider avansı tarifesinde belirlenecek tutarı, dava açarken mahkeme veznesine yatırmak zorundadır. Yasa gider avansının yatırılmış olmasını dava şartı olarak kabul etmiştir. Dava açılırken alınması gereken avansın mahkemece eksik alındığı, dava şartı eksikliğinin giderilmesine karar verilmiş ise de, yasaya göre kesin süre verilmediği gibi, avansın kimin tarafından karşılanacağına ilişkin ihtarda da bulunulmamıştır. Ön inceleme koşulları mahkemece titizlikle yerine getirilerek usuli eksiklikler tamamlandıktan sonra bir karar verilmelidir.

DAVA : Yanlar arasında görülen elatmanın önlenmesi ve tazminat davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar davacı tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi’nin raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi ve tazminat isteklerine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; çekişme konusu 1363 parsel sayılı taşınmazın davacı ve dava dışı kişiler adına kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır.

Davacı, komşu parsel maliki davalının taşınmazın sınırını yol olarak kullanmak ve ürünlerine zarar vermek suretiyle müdahale ettiğini ileri sürerek eldeki davayı açmış, mahkemece, davacının keşif masraflarını yatırmadığından keşfin yapılamadığı gerekçe gösterilerek kanıtlanamayan davanın reddine karar verilmiştir.

Nevar ki; dava dilekçesinde çekişme konusu yer ile ilgili mahkemece tespit yapıldığı, ilerleyen aşamada dosyaya ibraz edileceğinin belirtildiği ve açıkça keşif deliline dayanıldığı da görülmektedir.

Bilindiği üzere 6100 sayılı HMK’nın 120/1 maddesine göre; davacı, yargılama harçları ile her yıl Adalet Bakanlığınca çıkarılacak gider avansı tarifesinde belirlenecek olan tutarı, dava açarken mahkeme veznesine yatırmak zorundadır. Öte yandan aynı yasanın 114. maddesinin l- ( g ) bendine göre de gider avansının yatırılmış olmasını dava şartı olarak tanımlamış, 115/2. maddesinde de dava şartı yokluğunda izlenecek yol gösterilmiştir.

Somut olaya gelince; Adalet Bakanlığının yayınladığı tarife doğrultusunda dava açarken alınması gereken avansın mahkemece eksik alındığı 24.11.2011 günlü ön inceleme tespit tutanağının 13 nolu ara kararı ile 454.20 TL keşif avansının yatırılması, dava şartı eksikliğinin giderilmesine karar verilmiş ise de HMK 115/2. madde uyarınca kesin süre verilmediği gibi avansın kimin tarafından karşılanacağına ilişkin ihtarında bulunmadığı görülmektedir. Bilindiği üzere ön inceleme koşullarının hakimce titizlikle denetlenmesi gerekeceği de izahtan varestedir.

Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler doğrultusunda usuli eksikliklerin tamamlanması, ondan sonra işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.

SONUÇ : Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerle ( 6100 sayılı Yasanın geçici 3. maddesi yollaması ile ) 1086 sayılı HUMK.’nın 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 27.06.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

2. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/23500

K. 2012/27564

T. 19.11.2012

ANLAŞMALI BOŞANMA DAVASI ( Davalının Davayı Kabul Yönündeki İrade Açıklamasının Tehdit ve Davacının Baskısı Altında Alındığının Serbest İradesini Yansıtmadığının Kabul Edilmesi Gerektiği – Boşanma Kararının Verilmemesi Gerektiği )

CEZA MAHKEMESİ KARARLARININ BAĞLAYICILIĞI ( Cezai Sorumluluğu Tespit Eden Kararının Hukuk Hakimini Bağlayacağı – Davalının Davayı Kabul Yönündeki İrade Açıklamasının Tehdit ve Davacının Baskısı Altında Alındığının Serbest İradesini Yansıtmadığının Kabul Edilmesi Gerektiği – Anlaşmalı Boşama )

İRADE SAKATLIĞI ( Davalının Davayı Kabul Yönündeki İrade Açıklamasının Tehdit ve Davacının Baskısı Altında Alındığının Serbest İradesini Yansıtmadığının Kabul Edilmesi Gerektiği – Anlaşmalı Boşanma Davası )

TEHDİT VE BASKI ALTINDA ALINAN İRADE BEYANI ( CEZA mahkemesinin kararı karşısında davalının davayı kabul yönündeki irade açıklamasının tehdit ve davacının baskısı altında alındığıNIN, serbest iradesini yansıtmadığıNIN kabul edilmesi gerektiği – anlaşmalı boşanma )

818/m.53

4721/m.166

6098/m.74/1

ÖZET : Dava anlaşmalı boşanma istemine ilişkindir. Ceza mahkemesinin, cezai sorumluluğu tespit eden kararı hukuk hakimini bağlar. Bu karar karşısında davalının anlaşmalı boşanma hükmüne esas alınan “davayı kabul” yönündeki irade açıklamasının tehdit ve davacının baskısı altında alındığı, serbest iradesini yansıtmadığı kabul edilmeli, anlaşmalı boşanma nedeniyle, boşanma kararı verilmemelidir. Tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde gösterecekleri deliller toplanarak evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığı saptanarak ulaşılacak sonuca göre bir karar verilmelidir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, hüküm temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Davalı, temyiz dilekçesinde kocasının tehdit ve baskısı nedeniyle boşanma davasını kabul ettiği yönünde beyanda bulunduğunu, bu kabulüne bağlı olarak anlaşmalı boşanmalarına karar verildiğini ileri sürerek, hükmün bozulmasını istemiş, tehditle ilgili savcılıkça yapılan soruşturma evrakını delil olarak göstermiştir.

Geri çevirme kararı üzerine dosyaya alınan Konya 6. Sulh Ceza Mahkemesinin 12.06.2012 tarihli ve 2012/189-1068 sayılı kararından; davacının boşanma davasını kabul etmesi için davalıyı tehdit ettiği; davalının; eşinin tehdit ve korkutması sonucu boşanma davasının 27.12.2011 tarihli oturumuna gelip davayı kabul ettiği ve davacıdan maddi ve manevi tazminat ile nafaka istemediği yönünde beyanda bulunduğu sabit kabul edilerek davacının tehdit suçundan sonuç olarak beş ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği görülmüştür. Bu karar 28.06.2012 tarihinde kesinleşmiştir. Ceza mahkemesinin cezai sorumluluğu tespit eden kararı, hukuk hakimini bağlar. ( BK. m. 53, 6098 s. TBK. m. 74/1 ) Bu karar karşısında davalının anlaşmalı boşanma hükmüne esas alınan “davayı kabul” yönündeki irade açıklamasının tehdit ve davacının baskısı altında alındığı ve serbest iradesini yansıtmadığı kabul edilmelidir. Davalının hükme esas alınan irade beyanı “tehdit ve korkutmayla” elde edildiğine göre, tarafların boşanma ve fer’ilerinde anlaşma içinde oldukları kabul edilemez. Böyle bir durumda da, Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesine göre boşanma kararı verilemez. Öyleyse, tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde gösterecekleri deliller toplanarak Türk Medeni Kanununun 166/1-2. maddesi şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediği saptanıp, ulaşılacak sonucuna göre karar verilmelidir. Bu yönde işlem yapılmak ve karar verilmek üzere hükmün bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 19.11.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

3. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/20221

K. 2012/24517

T. 28.11.2012

İTİRAZIN İPTALİ DAVASI ( Gider Avansının Davanın Açılması Sırasında Alınması Şart Olmadığından Sonradan Bu Eksikliğin Kesin Süre Verilerek İkmal Ettirilebileceği )

GİDER AVANSI ( Davanın Açılması Sırasında Alınması Şart Olmadığından Sonradan Bu Eksikliğin Kesin Süre Verilerek İkmal Ettirilebileceği – İtirazın İptali Davası )

DELİL AVANSI ( Yatırılmaması Dava Şartı Yokluğu Nedeniyle Davanın Reddine Neden Olmayacağı/Sadece Avansı Yatırılmayan Delile Dayanmaktan Vazgeçilmiş Sayılacağı – İtirazın İptali Davası )

DAVA ŞARTI ( İtirazın İptali Davası – Gider Avansı Eksikliği Tamamlanmaz ise Davanın Usulden Reddedilmesinin Gerektiği )

6100/m.114,115,120,324,325

ÖZET : Dava, itirazın iptali ve inkar tazminatının masraflarla birlikte davalı taraftan tahsili istemine ilişkindir. 6100 sayılı Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal yürürlüğe girmiştir. Dava şartı olarak düzenlenen gider avansının alınması kuralının derdest davalarda da uygulanması gerekecektir. Gider avansı, davanın açılması sırasında alınması şart olmadığından mahkeme sonradan da bu eksikliği kesin süre vererek ikmal ettirebilir. Bu süre içinde dava şartı eksikliği tamamlanmaz ise dava, usulden reddedilmelidir. Dava şartı olmayan delil avansının davanın başında alınmasında zorunluluk olmayıp, delil avansının yatırılmaması dava şartı yokluğu nedeniyle davanın reddine neden olmayacak, sadece avansı yatırılmayan delile dayanmaktan vazgeçilmiş sayılacaktır. Mahkemece, delil ikamesi avansı ve gider avansının ayrı ayrı kalemler halinde belirtilmesi ve yatırılmasının hukuki sonuçları konusunda taraflara uyarı yapılması gerekir.

DAVA : Dava dilekçesinde 7.873,09 TL’lik takibe vaki itirazın iptali ve inkar tazminatının masraflarla birlikte davalı taraftan tahsili istenilmiştir. Mahkemece davanın reddi cihetine gidilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Davada, taraflar arasında davacının evine denizden su almak üzere gidiş gelişli iki adet boru döşeme işi için 4.900 TL’ye anlaşıldığı, bu iş için gerekli ruhsatların alınması amacıyla davalıya 7.330 TL ödendiği ancak ruhsat için yalnızca 377.50 TL gerektiğinin sonradan öğrenilmesi nedeniyle bakiye 6.952,50 TL’nin iadesi amacıyla başlatılan takibe vaki itirazın iptali ile inkar tazminatının tahsili talep edilmiştir.

Mahkemece, verilen kesin süre içerisinde davacı vekili tarafından gider avansının yatırılmamış olduğu ve yatırmama nedeni olarak herhangi bir geçerli mazeret de bildirilmediği anlaşılmakla HMK 114/1-g ve 115/2. madde ve fıkraları uyarınca dava şartlığı yokluğu nedeniyle davanın usulden reddine karar verilmiş, hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ( HUMK ) döneminde 19.10.2009 tarihinde açılmıştır. Davanın açıldığı tarih itibariyle gider avansı alınmasına yönelik bir düzenleme mevcut değildir.

01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ( HMK ) 114/g maddesinde gider avansı dava şartı olarak düzenlenmiştir.

6100 sayılı HMK 448. maddesine göre; “Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanır.” Aynı Yasa 450. maddesinde; ” ( 1 ) 18.06.1927 tarihli ve 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ek ve değişiklikleri ile birlikte tümüyle yürürlükten kaldırılmıştır” düzenlemesi mevcuttur.

Anılan düzenlemelerden de anlaşılacağı üzere 6100 sayılı HMK hükümleri tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal yürürlüğe girecektir.

1086 sayılı HUMK. döneminde açılan davalara ilişkin olarak eski kanun hükümlerinin uygulanması istisnai olarak HMK geçici 1 ve 2. maddelerinde düzenlenmiştir. Buna göre, 6100 sayılı HMK’nın yargı yolu ve göreve ilişkin hükümleri ile senetle ispat, istinaf ve temyiz ile temyizde duruşma yapılmasına ilişkin parasal sınırlarla ilgili hükümleri Kanunun yürürlüğe girmesinden önceki tarihte açılmış olan dava ve işlerde uygulanmaz. 1086 sayılı Kanunun yürürlükte olduğu dönemde usulüne uygun olarak düzenlenmiş bulunan senetler, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra da geçerliliklerini korur.

Kanun açıkça bir istisna getirmediğine göre dava şartı olarak düzenlenen gider avansının alınması kuralının 1086 sayılı HUMK. döneminde açılan derdest davalarda da uygulanması gerekecektir.

Dava şartları, mahkemenin davanın esası hakkında yargılamanın devamı için gerekli olan şartlardır. Diğer bir anlatımla; dava şartları, dava açılabilmesi için değil mahkemenin davanın esasına girebilmesi için aranan kamu düzeni ile ilgili zorunlu koşullardır.

HMK.’un 115/2. maddedeki kurala göre ise; “Mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak, dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder”. Düzenleme gereğince, eksik olan bir dava şartı, belirli bir süre verilerek giderilebilecek ise, hakim tarafından eksikliğin giderilmesi için kesin süre verilmesi gerekir. Bu süre içinde dava şartı eksikliği tamamlanmaz ise dava, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddedilmelidir.

HMK.’un 120. maddesinde gider avansı düzenlenmiştir.

Buna göre; “Davacı, yargılama harçları ile her yıl Adalet Bakanlığınca çıkarılacak gider avansı tarifesinde belirlenecek olan tutarı, dava açarken mahkeme veznesine yatırmak zorundadır. Avansın yeterli olmadığının dava sırasında anlaşılması halinde, mahkemece, bu eksikliğin tamamlanması için davacıya iki haftalık kesin süre verilir”.

30.09.2011 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesinin 1. maddesinde tarifenin amacının dava açılırken mahkeme veznesine yatırılacak olan gider avansının miktarı ile avansın ödenmesine ilişkin usul ve esasları belirlemek olduğu açıklanmıştır. Tarifenin 6. maddesinde; “Bu Tarifenin yürürlüğe girmesinden önce açılmış olan davalarda, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla, Hukuk Muhakemeleri Kanununun 120. maddesinin ikinci fıkrasına göre gider avansı ikmal ettirilir.” düzenlemesi getirilmiştir.

Anılan düzenlemelerden ve dava şartı müessesesinden gider avansının davanın açılması sırasında alınmasının şart olmadığı, mahkemenin sonradan bu eksikliği kesin süre vererek ikmal ettirebileceği anlaşılmaktadır. Buradan hareketle 1086 sayılı HUMK döneminde açılmış olsa da, istisnai hüküm bulunmaması nedeniyle davanın her aşamasında aranan gider avansı dava şartının HMK 114/g, 115/2 ve 120. maddeleri gereği gözetilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Davanın açıldığı tarihde eksik veya hiç gider alınmamış olsa bile gider avansı dava şartı olmakla hüküm verilinceye kadar ikmal ettirilebilir. İster gider avansı isterse tamamlama avansı olarak tanımlansın ikmal edilmesi gereken paranın hukuk yargılamasındaki nitelemesi dava şartı olarak gösterilen gider avansıdır. Gider avansının yatırılmaması veya ikmal edilmemesi halinde dava usulden reddedilecektir.

Ancak, Kanunun 324. maddesinde delil ikamesi avansı, 325. maddesinde ise re’sen yapılması gereken işlemlerde giderler düzenlenmiştir.

HMK’nın 324. maddesi hükmü gereğince; “Taraflardan her biri ikamesini talep ettiği delil için mahkemece belirlenen avansı, verilen kesin süre içinde yatırmak zorundadır. Taraflar birlikte aynı delilin ikamesini talep etmişlerse, gereken gideri yarı yarıya avans olarak öderler. Taraflardan birisi avans yükümlülüğünü yerine getirmezse, diğer taraf bu avansı yatırabilir. Aksi halde talep olunan delilin ikamesinden vazgeçilmiş sayılır. Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği dava ve işler hakkında hükümler saklıdır”.

HMK’nın 325. maddesine göre ise; “Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği dava ve işlerde, hakim tarafından resen başvurulan deliller için gereken giderlerin, bir haftalık süre içinde taraflardan birisi veya belirtilecek oranda her ikisi tarafından ödenmesine karar verilir. Belirlenen süre içinde bu işlemlere ait giderleri karşılayacak miktarda avans yatırılmazsa, ileride bu gideri ödemesi gereken taraftan alınmak üzere Hazineden ödenmesine hükmedilir”.

HMK’nın 120. maddesindeki gider avansı ile ilgili düzenlemenin 324. maddedeki delil ikamesi için avans kuralı ile birlikte değerlendirilmesi ve dava şartı olan gider avansının delillerin ikamesi dışındaki yargılama giderleri için dikkate alınması gerekir. Dolayısı ile delil ikamesi için alınacak avans ile dava şartı olan gider avansının birbirinden ayrılması, delillerin ikamesi için alınacak avansın gider avansı içinde yer almaması zorunludur.

Tanık dinlenmesi, bilirkişi raporu alınması ve keşif gideri gibi delil ikamesine yönelik giderlerin gider avansı içinde değerlendirilmesi olanağı HMK.’nın 324. maddesi düzenlemesi karşısında yoktur. Ayrıca delil ikamesi avansının da ispat külfetine göre taraflara yükletilmesi gerekir. Diğer yandan örneğin resen hesap raporu alınacaksa giderin 325. maddesi kapsamında değerlendirilmesi isabetli olacaktır.

Mahkemenin gider avansı alınması tespitine ilişkin yorumu ve uygulaması açıklanan gerekçelerle yerindedir.

Ancak, yukarıda açıklandığı üzere dava şartı olarak öngörülen müessesenin davanın reddine yol açması nedeniyle mahkemece gider avansı ile delillerin ikamesine yönelik avans ayrılmalı, gider avansının da nelerden ibaret olduğu net olarak belirlemeli ve tarafa da hem gider avansının hem de delil ikamesi avansının hukuki sonuçları konusunda uyarı yapılmalıdır.

Somut olayda, mahkeme gider avansı olarak 380,00 TL’nin yatırılması hususunda davacıya dört haftalık kesin süre vermiş ise de, anılan gider kalemleri incelendiğinde delil ikamesine yönelik giderlerin de olduğu anlaşılmaktadır. Zira, yukarıda açıklandığı gibi gider avansı dava şartı iken, delil ikamesi avansı dava şartı olarak nitelendirilemeyecektir. Delil ikamesi avansının verilen kesin süre içinde yatırılmaması davanın dava şartı yokluğu ile reddine neden teşkil etmez. Taraf belirtilen süre de delil avansı giderini yatırmazsa dayandığı o delilden vazgeçmiş sayılır.

Mahkemece, delil ikamesine yönelik avans istenmesi nedeniyle HMK.’nın 115. maddesine göre değil aynı Yasa 324. maddesine göre işlem yapılmalıdır.

O halde mahkemece, yukarıda açıklanan yasal düzenleme gereğince yazılı şekilde uygulama yapılmadan soyut kesin süre verilerek dava şartı noksanlığından davanın reddine karar verilmesi hatalı olup kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nın 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 28.11.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

yarx

T.C.

YARGITAY

3. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/20174

K. 2012/24528

T. 28.11.2012

  • Alacağın İstirdadı

  • Tebligat

  • Taraf Teşkili

Özet: “Hukuki Dinlenilme Hakkı” sağlanmadan, taraflar usulüne uygun olarak iddia ve savunmaları için mahkemeye çağrılmadan hüküm kurulamaz. Davalı usulüne uygun olarak çağrılmadığı, savunma hakkı kısıtlandığı için yokluğunda yapılan tahkikat sonunda oluşturulan hüküm isabetsizdir.

(1086 s. HUMK m. 73)

(6100 s. HMK m. 27)

T.C.

YARGITAY

4. HUKUK DAİRESİ

E. 2011/1706

K. 2012/5122

T. 28.3.2012

MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT DAVASI ( Trafik Kazasından Doğan – Zararın Haksız Fiilin Vuku Bulduğu Tarihte Meydana Geldiği Kabul Edilerek Kaza Tarihinden İtibaren Faiz İşletilmesine Karar Verilmesi Gerektiği )

HAKSIZ FİİL SORUMLULUĞUNDA FAİZ ( Maddi ve Manevi Tazminat Davası – Zararın Haksız Fiilin Vuku Bulduğu Tarihte Meydana Geldiği Kabul Edilerek Kaza Tarihinden İtibaren Faiz İşletilmesine Karar Verilmesi Gerektiği )

ÖLMEDEN ÖNCE AÇILAN MANEVİ TAZMİNAT DAVASI ( Ölümle Birlikte Davanın Konusuz Kaldığından Bahisle Karar Verilmesine Yer Olmadığı Kararının İsabetsiz Olduğu – Mirasçıların Davayı Takip Edip Etmeyeceklerinin Tespit Edilmesi Gerektiği )

MİRASÇILARIN DAVAYI TAKİP ETMESİ ( Ölmeden Önce Açılan Manevi Tazminat Davasının Mirasçılar Tarafından Muris Adına Takip Edilmesinin Mümkün Olduğu – Ölümle Birlikte Davanın Konusuz Kaldığından Bahisle Karar Verilmesine Yer Olmadığı Kararının İsabetsiz Olduğu )

AVUKATLIK ÜCRETİ ( Maddi ve Manevi Tazminat Davası – Müteselsilen Sorumlu Olanlar Aleyhine Açılan Davalarda Reddedilen Miktar Üzerinden Davalılar Yararına Tek Avukatlık Ücreti Takdir Edileceği )

DESTEKTEN YOKSUN KALMA TAZMİNATI ( Ancak Ölüm Halinde Söz Konusu Olacağı – Yatalak Hale Gelen Sağ Olan Kişinin Desteğinden Yoksun Kalındığı İddiası İle İstenilemeyeceği )

818/m.45/2

ÖZET : Dava trafik kazasından doğan zarar nedeniyle destek,maddi ve manevi tazminat istemlerine ilişkindir. Trafik kazasından doğan zararın, haksız fiilin vuku bulduğu tarihte meydana geldiği kabul edilerek kaza tarihinden itibaren faiz işletilmesine karar verilmelidir. Ölmeden önce açılan manevi tazminat davasının, mirasçılar tarafından muris adına takip edilmesi mümkündür. Ölümle birlikte davanın konusuz kaldığından bahisle “karar verilmesine yer olmadığı” kararı isabetsiz olup, mirasçıların davayı takip edip etmeyecekleri tespit edilmelidir. Müteselsilen sorumlu olanlar aleyhine açılan davalarda, reddedilen miktar üzerinden davalılar yararına tek avukatlık ücreti takdir edilir. Ölüm neticesi olarak diğer kimseler müteveffanın yardımından mahrum kaldıkları takdirde, onların bu zararı tazmin edilir. Yatalak hale gelen, sağ olan kişinin desteğinden yoksun kaldığı iddiası ile destekten yoksun kalma tazminatı istenilemez. Şu halde mahkemece, destek tazminatı davasının reddine karar verilmesi gerekir iken kabulüne karar verilmesi doğru olmamıştır.

DAVA : Davacı Mehmet ve diğerleri vekili tarafından, davalı Hüseyin ve diğeri aleyhine 20.09.2006 gününde verilen dilekçe ile tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kabulüne dair verilen 30.11.2010 günlü kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacılar ve davalılar vekilleri taraflarından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:

KARAR : 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre tarafların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

2-Davacıların diğer temyiz itirazına gelince; dava, trafik kazasında aklen ve bedenen felç kalacak derecede yaralanan davacı Mehmet’in manevi tazminat, Mehmet’in eşi olan Fadime’nin manevi ve destek tazminatı, Mehmet’in çocukları olan diğer davacıların ise maddi ve manevi tazminat talebinden ibarettir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm, taraflarca temyiz edilmiştir.

a- Davalı Hüseyin’in idaresindeki araç ile çarptığı bisikletli sürücü davacı Mehmet aklen ve bedenen malul kalacak derecede yaralanmıştır. Şu halde dava edilen zararın haksız fiilin vuku bulduğu tarihte meydana geldiği kabul edilmeli; dava edilen tazminata kaza tarihinden itibaren faiz işletilmesine karar verilmelidir. Bu nedenle hüküm altına alınan manevi tazminat ve tedavi masraflarına kaza tarihinden itibaren faiz işletilmesi yerine dava açıldıktan sonra ( 09.12.2008 ) ölen davacı Mehmet’in ölüm tarihinden itibaren faiz işletilmesine karar verilmesi doğru bulunmamıştır. Karar bu nedenle bozulmalıdır.

b- Trafik kazasında felç kalacak derecede yaralanan davacı Mehmet dava açıldıktan sonra 09.12.2008 tarihinde vefat etmiştir. Ölen tarafından açılan manevi tazminat davasının mirasçılarınca muris adına takip edilmesi mümkündür. Mahkemece mirasçılarının ölen adına davayı takip edip etmeyecekleri tespit edilmeli, dava hakkında bu tespit sonucuna göre karar verilmelidir. Bu nedenle ölümle birlikte davanın konusuz kaldığından bahisle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.

c- Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin 3/2. maddesi gereğince müteselsilen sorumlu olanlar aleyhine açılan davalarda; reddedilen miktar üzerinden davalılar yararına tek avukatlık ücreti takdir edilir. Dava konusu olayda davalılar araç sürücüsü ve araç malikidir. Durum böyle iken her iki davalı yararına tek vekalet ücreti takdiri yerine her bir davalı yararına ayrı ayrı vekalet ücreti takdir edilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.

3- Davalıların diğer temyiz itirazına gelince;

Davacı Fadime, diğer davacı eşi Mehmet’in yatalak hale gelmesi nedeni ile yaşayan eşinin desteğinden yoksun kaldığı iddiası ile destek tazminatı talep etmiştir. Mahkemece kaza tarihinden Mehmet’in ölüm tarihine kadar, davacının destekten yoksun kaldığı kabul edilmiş ve davacı Fadime yararına destek tazminatına hükmedilmiştir.

Destek tazminatı, Borçlar Kanunu’nun 45/2. maddesine göre, “Ölüm neticesi olarak diğer kimseler müteveffanın yardımından mahrum kaldıkları takdirde, onların bu zararını da tazmin etmek lazım gelir.” hükmünün gereğidir. Buna göre sağ kişinin desteğinden yoksun kaldığı iddiası dinlenilemez. Şu halde mahkemece, destek tazminatı davasının reddine karar verilmesi gerekir iken kabulüne karar verilmesi doğru olmamıştır. Karar bu nedenle de bozulmalıdır.

SONUÇ : Temyiz edilen kararın yukarıda ( 2 a, b ve c ) nolu bentlerde gösterilen nedenlerle davacılar yararına; 3 nolu bentte gösterilen nedenlerle davalılar yararına BOZULMASINA, tarafların diğer temyiz itirazlarının 1 nolu bentte gösterilen nedenlerle reddine ve temyiz eden taraflardan peşin alınan harçların istekleri halinde geri verilmesine, 28.03.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

4. HUKUK DAİRESİ

E. 2011/4318

K. 2012/6127

T. 10.4.2012

MADDİ TAZMİNAT DAVASI ( Askeri Kantindeki Hesap Açığı Nedeniyle – Mahkemece Oluşan Zarardan Davalıların Sorumluluğuna Dair Açıklama Yapıldığı Halde Hüküm Kısmında Oluşan Zararın Davalıdan Tahsili Biçiminde Yazılmış Olmasının İnfazda Tereddüt Oluşturacak Nitelikte Olduğu )

HÜKMÜN İNFAZDA TEREDDÜT YARATMASI ( Mahkemece Oluşan Zarardan Davalıların Sorumluluğuna Dair Açıklama Yapıldığı Halde Hüküm Kısmında Oluşan Zararın Davalıdan Tahsili Biçiminde Yazılmış Olduğu – Maddi Tazminat )

ZARARDAN İNDİRİM YAPILMASI ( Maddi Tazminat Davası – Eğitim Talimatının Davalılara Yazılı Olarak Tebliğ Edilmemesi İle Davalıların Yeterince Denetlenmediği Hususları Gözetildiğinde Oluşan Zarardan Uygun Bir Miktar İndirim Yapılması Gerektiği )

818/m.43

6100/m.297/2

ÖZET : Dava; askeri kantindeki hesap açığı nedeniyle oluşan zararın tahsili istemine ilişkindir. Hüküm, infazda tereddüt oluşturmayacak biçimde düzenlenmelidir. Mahkemece oluşan zarardan davalıların sorumluluğuna dair açıklama yapıldığı halde hüküm kısmında oluşan zararın “davalıdan tahsili” biçiminde yazılmış olması infazda tereddüt oluşturacak niteliktedir. Davalıların askeri kantin muhasip ve mutemedi olarak görev yaptığı dönemde işletme defterini usulünce tutmayarak bunu er statüsündeki askerlere yaptırmak suretiyle kantin açığına neden oldukları anlaşılmaktadır. Kantin; birçok farklı reyonu olan farklı yerlerden alışların yapıldığı, kredili ve taksitli işlemlerin yapıldığı, banka aracılığıyla ödemelerin olduğu, yoğunluğun fazla olması, davalıların bu konuda eğitim almamış olmaları, eğitim talimatının davalılara yazılı olarak tebliğ edilmemesi ile davalıların yeterince denetlenmediği hususları gözetildiğinde, oluşan zarardan uygun bir miktar indirim yapılması gerekir.

DAVA : Davacı İçişleri Bakanlığı vekili tarafından, davalı Ramis vd. aleyhine 29.05.2009 gününde verilen dilekçe ile maddi tazminat istenmesi üzerine yapılan yargılama sonunda; Mahkemece davanın kısmen kabulüne dair verilen 26.05.2010günlü kararın Yargıtay’da duruşmalı olarak incelenmesi davalı Ramis vekili duruşmasız olarak da davalı Kamil ve davacı vekili taraflarından süresi içinde istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosyanın görüşülmesine geçildi. Tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre tarafların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

2-Davacının diğer temyiz itirazlarına gelince;

Dava; askeri kantindeki hesap açığı nedeniyle oluşan zararın tahsili istemine ilişkindir.

Yerel Mahkemece, istemin kısmen kabulüne dair verilen karar, taraflarca temyiz edilmiştir.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu madde 297/2’de; “Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.”

Hüküm, infazda tereddüt oluşturmayacak biçimde düzenlenmelidir. Yerel Mahkemece kararın gerekçe bölümünde oluşan zarardan davalıların sorumluluğuna dair açıklama yapıldığı halde hüküm kısmında oluşan zararın “…davalıdan tahsili…” biçiminde yazılmış olması infazda tereddüt oluşturacak ve hangi davalıdan tahsili gerektiği noktasında tereddüt doğuracak niteliktedir. Açıklanan hususa uyulmamış olması doğru değildir. Bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir.

3-Davalıların diğer temyizine gelince;

Dosya içeriğinden, davalıların askeri kantin muhasip ve mutemedi olarak görev yaptığı dönemde işletme defterini usulünce tutmayarak bunu er statüsündeki askerlere yaptırmak suretiyle kantin açığına neden oldukları anlaşılmaktadır. Sözü edilen kantinin sıradan ve sadece nakit işlemlerin yapıldığı basit nitelikli kantin olmayıp, bir çok farklı reyonu olan farklı yerlerden alışların yapıldığı, kredili ve taksitli işlemlerin yapıldığı, banka aracılığı ile ödemelerin olduğu, çok şubeli kantin niteliğinde olduğu, yoğunluğun fazla olması, davalıların bu konuda eğitim almamış olmaları, eğitim talimatının davalılara yazılı olarak tebliğ edilmemiş olması ile davalıların yeterince denetlenmediği ve kontrol edilmediği hususları gözetildiğinde oluşan zarardan Borçlar Kanunu 43. maddesi uyarınca oluşa uygun bir miktar indirim yapılması gerekirken bu hususun gözetilmemiş olması doğru değildir. Bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda ( 2 ) no’lu bentte açıklanan nedenlerle davacı yararına, ( 3 ) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalılar yararına BOZULMASINA, tarafların diğer temyiz itirazlarının ( 1 ) nolu bentte açıklanan nedenlerle reddine ve davalılardan peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine, 10.04.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

5. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/15072

K. 2012/22731

T. 15.11.2012

KAMULAŞTIRMASIZ EL ATILAN TAŞINMAZ BEDELİNİN TAHSİLİ ( İmar Planında Park ve Yeşil Alan Gibi Kamu Hizmetine Ayrılmış Bulunan Yerlere El Atılmamış Olsa Bile Bedeline Hükmedilirse de Dava Konusu Taşınmaz Yeşil Alan Olarak Ayrıldığı – Davalı İdarelerce Fiilen El Atılmayan Taşınmaz Bedelinin Talep Edilemeyeceği )

YARGI YOLU ( Taşınmazın Aynına İlişkin Davaların Görülme Yerinin Adli Yargı Olduğu – Kamulaştırmasız El Atılan Taşınmaz Bedelinin Tahsili )

YEŞİL ALAN ( İmar Planında Park ve Yeşil Alan Gibi Kamu Hizmetine Ayrılmış Bulunan Yerlere El Atılmamış Olsa Bile Bedeline Hükmedilirse de Dava Konusu Taşınmaz Yeşil Alan Olarak Ayrıldığı – Davalı İdarelerce Fiilen El Atılmayan Taşınmaz Bedelinin Talep Edilemeyeceği )

İMAR PLANINDA PARK VE YEŞİL ALAN GİBİ KAMU HİZMETİNE AYRILMIŞ BULUNAN YERLER ( El Atılmamış Olsa Bile Bedeline Hükmedilirse de Dava Konusu Taşınmaz Yeşil Alan Olarak Ayrıldığı – Davalı İdarelerce Fiilen El Atılmayan Taşınmaz Bedelinin Talep Edilemeyeceği )

2960/m.5

ÖZET : Dava, kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir. İmar planında park ve yeşil alan gibi kamu hizmetine ayrılmış bulunan yerlere el atılmamış olsa bile bedeline hükmedilirse de; dava konusu taşınmaz, Boğaziçi Sahil Şeridi ve Öngörünüm Bölgesinde, yeşil alan olarak ayrılmış olup, 2960 sayılı Boğaziçi Kanununun 5. maddesindeki, “yeşil alan sayılan yerlerde mahalli mahsullerin yetiştirilmesine devam edileceği” hükmü karşısında, davalı idarelerce fiilen el atılmayan taşınmaz bedelinin talep edilemeyeceği gözetilmelidir. Taşınmazın aynına ilişkin davaların görülme yeri adli yargıdır.

DAVA : Taraflar arasındaki kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili davasından dolayı yapılan yargılama sonunda: Davanın reddine dair verilen hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili yönünden verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla, dosyadaki belgeler okunup iş anlaşıldıktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dava, kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir.

Mahkemece, idari yargı görevli olduğundan bahisle mahkemenin görevsizliğine karar verilmiş; hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Yapılan incelemede, taşınmazın 22.07.1983 tarihli Boğaziçi Sahil Şeridi ve Öngörünüm uygulaması imar planında yeşil alan olarak belirlendiği ve davacı idarece el atılmadığı tespit edilmiştir.

Her ne kadar Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15.12.2010 gün ve 2010/5- 662/651 sayılı kararı uyarınca, imar planında park ve yeşil alan gibi kamu hizmetine ayrılmış bulunan yerlere el atılmamış olsa dahi bedeline hükmedileceği ve taşınmazın aynına ilişkin bu davanın görülme yeri 16.05.1956 gün ve 1/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı uyarınca adli yargının görevi içerisinde ise de;

Dava konusu taşınmazın, Boğaziçi Sahil Şeridi ve Öngörünüm Bölgesinde, yeşil alan olarak ayrılmış olduğu gözetilerek, 2960 sayılı Boğaziçi Kanununun 5. maddesindeki “yeşil alan sayılan yerlerde mahalli mahsullerin yetiştirilmesine devam edilir” hükmü uyarınca, davalı idarelerce fiilen el atılmayan taşınmazın bedeli talep edilemeyeceğinden, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile reddine karar verilmesi sonucu itibariyle doğrudur.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazları yerinde olmadığından hükmün ( ONANMASINA ), peşin alınan temyiz ve temyize başvurma harçlarının Hazineye irad kaydedilmesine, 15.11.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

5. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/18288

K. 2012/24813

T. 3.12.2012

KAMULAŞTIRMA BEDELİNİN TESPİTİ ( Kamulaştırılan Taşınmazın Davacı İdare Adına Tescili İstemi – Dava Şartı Olarak Düzenlenen Gider Avansının Alınması Derdest Davalarda Uygulandığı )

GİDER AVANSI ALINMASI ( Derdest Davalarda Uygulandığı – Davanın Açıldığı Tarih İtibariyle Gider Avansı Alınmasına Yönelik Bir Düzenleme Mevcut Olmadığı/Mahkemece Gider Avansının Nelerden İbaret Olduğu Belirtilip Hukuki Sonuçları Hatırlatılarak Gider Avansının Tamamlanması İçin Kesin Süre Verileceği )

KESİN SÜRE ( Kamulaştırma Bedelinin Tespiti – Davanın Açıldığı Tarih İtibariyle Gider Avansı Alınmasına Yönelik Bir Düzenleme Mevcut Olmadığı/Mahkemece Gider Avansının Nelerden İbaret Olduğu Belirtilip Hukuki Sonuçları Hatırlatılarak Gider Avansının Tamamlanması İçin Kesin Süre Verileceği )

6100/m.114/9, 115/2

2942/m.10

ÖZET : Dava, 4650 sayılı Kanunla değişik 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 10. maddesine dayanan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın davacı idare adına tescili istemine ilişkindir. 6100 sayılı HMK’da dava şartı olarak düzenlenen gider avansının alınması derdest davalarda uygulanır. Davanın açıldığı tarih itibariyle gider avansı alınmasına yönelik bir düzenleme mevcut olmadığından, mahkemece gider avansının nelerden ibaret olduğu belirtilip, hukuki sonuçları hatırlatılarak gider avansının tamamlanması için kesin süre verilmeli, bu süre içinde noksanlık giderilmemişse, dava şartı yokluğu sebebiyle dava reddedilmelidir.

DAVA : Taraflar arasındaki 4650 sayılı Kanunla değişik 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 10. maddesine dayanan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın davacı idare adına tescili davasından dolayı yapılan yargılama sonunda: Davanın reddine dair verilen hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacı idare vekili yönünden verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla, dosyadaki belgeler okunup iş anlaşıldıktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dava, 4650 sayılı Kanunla değişik 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 10. maddesine dayanan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın davacı idare adına tescili istemine ilişkindir.

Mahkemece, gider avansının süresinde yatırılmadığından bahisle, HMK. nın 115/2 maddesi uyarınca davanın usulden reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Davanın açıldığı tarih itibariyle gider avansı alınmasına yönelik bir düzenleme mevcut değildir. 6100 sayılı HMK 114/9 maddesinde dava şartı olarak düzenlenen gider avansının alınması müessesesi 1086 sayılı HUMK döneminde açılan derdest davalarda da uygulanacaktır. HMK.’nın 115/2 maddesi ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesinin 6. maddesi birlikte değerlendirildiğinde; gider avansının nelerden ibaret olduğu net olarak belirtilerek ve hukuki sonuçlan hatırlatılarak gider avansının tamamlanması için kesin süre verilecek, bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse dava, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddedilecektir.

Yazılı şekilde uygulama yapılmadan dava şartı noksanlığından davanın reddine karar verilmesi,

Doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazları yerinde olduğundan hükmün açıklanan nedenlerle HUMK.nın 428. maddesi gereğince ( BOZULMASINA ), peşin alınan temyiz harcının istenildiğinde iadesine, temyiz başvurma harcının Hazineye irad kaydedilmesine, 03.12.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

6. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/10907

K. 2012/16882

T. 18.12.2012

MENFİ TESPİT DAVASI ( Alacak Tehdidi Altında Olan Borçlunun Hukuki Yararı Olmak Şartı ile İcra Takibi Söz Konusu Olmadan da Dava Açabileceği )

KİRA ALACAĞI ( Alacak Tehdidi Altında Olan Borçlunun Hukuki Yararı Olmak Şartı ile İcra Takibi Söz Konusu Olmadan da Dava Açabileceği – Menfi Tespit Davası )

İCRA MAHKEMELERİ ( İcra İflas İşleri İçin Kurulmuş Kendine Özgü Kuralları Olan Özel Bir Yargı Organı Olduğu – Menfi Tespit Davası )

TAKİBİN İPTALİ ( Takibe Konu Senet Nedeniyle Açılan Menfi Tespit Davasını Konusuz Hale Getirmeyeceği Gibi Davacının Menfi Tespit Davası Açmakta Hukuki Yararı Kalmadığından da Söz Edilemeyeceği – Menfi Tespit Davası )

2004/m.72

ÖZET : Dava, menfi tespit istemine, karşı dava ise kira alacağı istemine ilişkindir. İcra mahkemeleri, icra iflas işleri için kurulmuş, kendine özgü kuralları olan özel bir yargı organıdır. Bu mahkemelerce verilen kararlar maddi anlamda kesin hüküm kuvvetine sahip olmayıp, takibin iptaline karar verilmiş olması takibe konu senet nedeniyle açılan menfi tespit davasını konusuz hale getirmeyeceği gibi davacının menfi tespit davası açmakta hukuki yararı kalmadığından da söz edilemeyeceğinden, alacak tehdidi altında olan borçlu hukuki yararı olmak şartı ile icra takibi söz konusu olmadan da menfi tespit davası açabilir.

DAVA : Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan menfi tespit ve alacak davasına dair karar, davacılar tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Davacı kiracının açtığı dava menfi tespit istemine, kiralayan tarafından açılan karşı dava ise kira alacağı istemine ilişkindir. Mahkemece asıl davanın konusuz kaldığından bahisle karar verilmesine yer olmadığına, karşı davanın ise kısmen kabulüne karar verilmiş, hükmü davacı-k. davalılar vekili temyiz etmiştir.

1- Dosya kapsamına, toplanan delillere, mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verilmiş olmasına ve takdirde de bir isabetsizlik bulunmamasına göre aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Davacı-k. davalılar vekilinin menfi tespit istemi hakkında verilen hükme yönelik temyiz itirazlarına gelince;

Davacılar vekili dava dilekçesinde; davalı ile müvekkilleri arasında 05.05.2008 başlangıç tarihli kira sözleşmesi imzalandığını, davacılardan Fatih’in kiracı, diğer davacı Hasan’ın ise sözleşmenin kefili olduğunu, sözleşmenin 5. maddesi uyarınca teminat olarak bir adet 2.000 TL bedelli senet verildiğini, davalının depozito olarak verilen bu senedi sebep yokken takibe koyduğunu belirterek takibin iptaline ve söz konusu senet nedeniyle borçlu olmadıklarının tespitine karar verilmesini istemiştir. Davalı kiralayan vekili ise İzmir 8. İcra Müdürlüğünün 2009/6671 sayılı takip dosyası ile icra takibine konu edilen senet hakkında borçlular tarafından icra mahkemesinde dava açıldığını İzmir 1. İcra Mahkemesinin 2009/1115 esas 2010/86 karar sayılı dosyasında görülen şikayet davasında mahkemece takibin iptaline karar verildiğini, dolayısıyla senede yönelik menfi tespit davasının mesnetsiz kaldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece menfi tespit istemine konu senede ilişkin icra takibinin icra mahkemesince iptaline karar verildiğinden esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.

Uyuşmazlık kambiyo senedine mahsus icra takibinde, takibin icra mahkemesince iptaline karar verilmesi durumunda borçlunun menfi tespit istemi yönünden davanın konusuz kalıp kalmadığı noktasında toplanmaktadır. Davalı alacaklı tarafından borçlusu davacılar olan 2.000 TL bedelli bono hakkında 16.06.2009tarihinde kambiyo senetlerine mahsus icra takibi yapılmıştır. Davacı borçluların müracaatı üzerine İzmir 1. İcra Hukuk Mahkemesi 2009/1115 esas 2010/86 sayılı kararı ile teminat olarak verilen bonoya ilişkin uyuşmazlığın yargılamayı gerektirdiği ve senedin doğrudan takibe konulamayacağı gerekçesi ile takibin iptaline karar verilmiştir. Bilindiği gibi icra mahkemeleri icra-iflas işleri için kurulmuş, kendine özgü kuralları olan özel bir yargı organıdır. Keza bu mahkemelerce verilen kararların maddi anlamda kesin hüküm kuvvetine sahip olmadığı da bilinen bir gerçektir. O nedenle icra mahkemesince takibin iptaline karar verilmiş olması takibe konu senet nedeniyle açılan menfi tespit davasını konusuz hale getirmeyeceği gibi davacının menfi tespit davası açmakta hukuki yararının kalmadığından da söz edilemez. İİK’nun 72. maddesi hükmüne göre alacak tehdidi altına olan borçlu hukuki yararı bulunmak şartı ile icra takibi söz konusu olmadan da bu davayı açabilir. Mahkemece belirtilen bu yönler gözetilerek menfi tespit istemi hakkına işin esasının incelenerek bir karar verilmesi gerekirken davanın konusuz kaldığından bahisle yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup hüküm bu nedenle bozulmalıdır.

SONUÇ : Yukarıda 2 nolu bentte açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK.ya 6217 sayılı Kanunla eklenen geçici 3. madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428. maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 18.12.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

6. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/10990

K. 2012/17628

T. 27.12.2012

İTİRAZIN İPTALİ İSTEMİ ( Kapalı Faturanın Borcun Ödendiğini Gösterdiği – Faturayı Düzenleyenin Aksini Geçerli Delillerle Kanıtlaması Gerektiği )

FATURA ( Kapalı Olarak Düzenlenmiş Olmasının Bedelinin Ödendiğine Karine Teşkil Edeceği – İtirazın İptali İstemi )

FATURANIN KAPALI OLMASI ( Halinde Fatura Üzerine Ayrıca Bedeli Alınmıştır Sözcüklerinin Yazılmasının Gerekli Olmadığı – İtirazın İptali İstemi )

BEDELİN ÖDENDİĞİNE DAİR KARİNE ( İtirazın İptali İstemi – Kapalı Faturanın Borcun Ödendiğini Gösterdiği )

6762/m.23

ÖZET : Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir. Ticari örf ve adete göre, faturanın kapalı olarak düzenlenmiş olması, o fatura bedelinin ödendiğine karine teşkil eder. Faturayı düzenleyenin bu karinenin aksini geçerli delillerle kanıtlaması gerekir. Davacının takibine dayanak yaptığı faturaların kapalı fatura niteliğinde olmasına ve bunun fatura bedelinin ödendiğine karine teşkil etmesine, davacının bu karinenin aksini geçerli delillerle kanıtlayamamış olmasına ve ticari defterlerini inceleme talebinde bulunmadığı gibi, mahkemece mevcut bilirkişi raporu üzerine, davacı defterlerinin incelenmesine karar verildiği halde, verilen kesin sürede bilirkişi ücretini karşılamadığından davacı defterlerinin incelenemediğinin anlaşılmasına göre, davanın reddine karar verilmesi gerekir.

DAVA : Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan itirazın iptali davasına dair karar, davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir. Mahkemece davalının itirazının iptaline, takibin devamına ve asıl alacağın %40’ı tutarında 1675,60 TL icra inkarı tazminatı ödenmesine karar verilmiş, karar davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı alacaklı 23.03.2010 tarihinde başlattığı icra takibi ile takibine dayanak yaptığı 14.04.2009 başlangıç tarihli ve 53 gün süreli oto kiralama sözleşmesi gereğince ödenmeyen 30.09.2009 tarihli ve 562 TL bedelli, 31.10.2009 tarihli ve 1298 TL bedelli, 30.11.2009 tarihli ve 1180 TL bedelli, 31.12.2009 tarihli ve 1449 TL bedelli faturalar nedeniyle toplam 4189 TL’nin davalıdan tahsilini istemiştir.

Davalı, takibe konu faturaların kapalı fatura olduğunu, bunun borcun ödendiğine dair karine olduğunu, fatura karşılığı kira bedelinin nakit olarak ödendiğini savunmuştur.

Öğretide ve Yargıtay içtihatlarında; Fatura, satılan emtia veya yapılan iş karşılığında, müşterinin borçlandığı tutarı göstermek üzere, emtiayı satan veya iş yapan tacir tarafından müşteriye verilen bir ticari vesika olarak tarif edilmektedir.

Ticari bir işletmesi gereği bir mal satmış veya imal etmiş yahut bir iş görmüş veyahut bir yarar sağlamış tacirden, diğer taraf kendisine bir fatura verilmesini ve bu faturanın bedeli ödenmişse, bunun da faturada gösterilmesini isteyebilir.

Ticari örf ve adete ( teamüle ) göre, faturanın kapalı olarak düzenlenmiş olması, o fatura bedelinin ödendiğine karine teşkil eder. Bu fatura üzerine ayrıca bedeli alınmıştır sözcüklerinin yazılması gerekli değildir. Faturayı düzenleyenin bu karinenin aksini geçerli delillerle kanıtlaması gerekir.

Olayımıza gelince; Taraflar arasında imzalanan sözleşmenin özel şartlar bölümünün 4-a maddesinde, kira bedelinin takip eden ayın 10. iş günü makbuz veya fatura karşılığı ödeneceği kararlaştırılmıştır. Bu şart geçerli olup tarafları bağlar.

Davacı kapalı faturalara dayalı olarak takip başlatmıştır. Davacının takibine dayanak yaptığı faturaların kapalı fatura niteliğinde olmasına ve bunun fatura bedelinin ödendiğine karine teşkil etmesine, davacının bu karinenin aksini geçerli delillerle kanıtlayamamış olmasına ve ticari defterlerini inceleme talebinde bulunmadığı gibi, mahkemece mevcut bilirkişi raporu üzerine, davacı defterlerinin incelenmesine karar verildiği halde, verilen kesin sürede bilirkişi ücreti karşılamadığından davacı defterlerinin incelenemediğinin anlaşılmasına göre, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde istemin kabulüne karar verilmesi doğru değildir.

Hüküm bu nedenle bozulmalıdır.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK.ya 6217 sayılı Kanunla eklenen geçici 3. madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 27.12.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

7. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/1029

K. 2012/5020

T. 27.6.2012

KEŞİF GİDERİ ( Kanunda Verilen Sürelerin Kesin Olduğu – Yapılması Gereken İşlemler Yapılmadığında O Hakkın Düşeceği )

KESİN SÜRE ( içinde Yapılması Gereken İşlemler Yapılmadığında O Hakkın Düşeceği – Yapılması İstenilen İşlerin Neler Olduğunun Kesin Süreye Uymamanın Hukuki Sonuçlarının Açıkça Belirtilmesi Gerektiği )

ARA KARAR ( Kesin Sürenin Yapılması İstenilen İşlerin Yerine Getirilebilmesine Yetecek Kadar Uygun ve Makul Olması Gerektiği – Yapılması İstenilen İşlerin Neler Olduğunun Kesin Süreye Uymamanın Hukuki Sonuçlarının Açıkça Belirtilmesi Gerektiği )

MAKUL SÜRE ( Kesin Süre Verilirken Keşifte Dinlenecek Tanıklara Çıkarılacak Tebligatın Gidiş ve Dönüşü İçin Gerekli Sürenin Gözönünde Bulundurulması Gerektiği )

1086/m.163

ÖZET : Davanın niteliğine göre taşınmaz başında keşif yapılması zorunlu olup davacı vekili tarafından dosyaya sunulan tanıkların taşınmaz başında dinlenmesi zorunludur. Tanıkların daha önceden duruşmada dinlenmesi bu zorunluluğu ortadan kaldırmayacağı gibi davacıların tanıklarını taşınmaz başında hazır etme yükümlülüğünün de bulunmadığı açıktır. Dinlenecek tanıklara keşif gününün tebliğ edilmesi için gerekli tebligat ücreti ile tanıklara mahkemece takdir edilecek tanıklık ücretinin de keşif giderlerinin içinde gösterilmesi, keşif giderlerinin mahkeme veznesine depo edilmesinden sonra tanıklara çıkartılacak tebligatın gidiş ve dönüşü için gerekli süreninde gözönünde bulundurularak keşfin gün ve saatinin belirlenmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtayca incelenmesi davacı İsmail mirasçıları tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:

KARAR : Mahkemece, davacı tarafın 24.03.2011 günlü oturumda verilen kesin süreye uymadığı gerekçesiyle davacının keşif deliline dayanmaktan vazgeçmiş sayılmasına, mevcut delillere göre de ispatlanamayan davanın reddine karar verilmiş ise de, varılan sonuç dosya içeriğine ve usûl hükümlerine uygun düşmemiştir.

HUMK.nın 163. maddesi hükmüne göre kanunda belirtilen süreler kesindir. Bu süreler içinde yapılması gereken işlemler yapılmazsa o hak düşer. Hakim de yargılama sırasında taraflara vereceği sürenin kesin olduğuna karar verebilir. Verilen ara kararında sürenin kesin olduğu belirtilmemişse süreyi geçiren taraf yenisini isteyebilir. Bu istem üzerine verilecek ikinci süre kesindir.

Yine öğreti ve uygulamada kararlılık kazanan görüşlere göre, kesin süreden söz edilebilmesi için öncelikle verilen sürenin yapılması istenilen işlerin yerine getirilebilmesine uygun makul bir süre yetecek olması, yapılması istenilen işlerin neler olduğunun, kesin süreye uymamanın hukuki sonuçlarının açıkça ve hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde ara kararında gösterilmesi, kesin süreye uymamanın hukuki sonuçları konusunda kendisine kesin süre verilen tarafın uyarılması, uyarı yapıldığının da tutanağa geçirilmesi zorunludur.

Somut olaya gelince, dosya içeriğinden mahkemece 24.03.2011 günlü duruşma oturumunda davacı vekiline 11.05.2011 günü saat 15.00’den itibaren yapılacak keşifte kalem kalem belirtilen keşif giderini keşif gününden bir hafta öncesine kadar mahkeme veznesine yatırılması için kesin süre verildiği, davacılar vekilinin kesin sürenin davacı asillere tebliğini istediği, mahkemece kesin süre içeren tebligatların davacı asillere yapıldığı, verilen süreye rağmen keşif giderinin mahkeme veznesine yatırılmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Ancak varılan sonucun dosya içeriğine uygun olmadığı anlaşılmaktadır.

Şöyle ki; davanın niteliğine göre taşınmaz başında keşif yapılması zorunlu olup davacı vekili tarafından 24.09.2008 tarihli dilekçe ile dosyaya sunulan tanıkların taşınmaz başında dinlenmesi zorunludur. Tanıkların daha önceden duruşmada dinlenmesi bu zorunluluğu ortadan kaldırmayacağı gibi davacıların tanıklarını taşınmaz başında hazır etme yükümlülüğünün de bulunmadığı açıktır. Dinlenecek tanıklara keşif gününün tebliğ edilmesi için gerekli tebligat ücreti ile tanıklara mahkemece takdir edilecek tanıklık ücretinin de keşif giderlerinin içinde gösterilmesi, keşif giderlerinin mahkeme veznesine depo edilmesinden sonra tanıklara çıkartılacak tebligatın gidiş ve dönüşü için gerekli süreninde gözönünde bulundurularak keşfin gün ve saatinin belirlenmesi gerekir.

SONUÇ : Hal böyle olunca mahkemece davacı tarafa yeniden ve az yukarıda açıklandığı biçimde yöntemine uygun ve makul süre verilmesi, kesin sürenin yerine getirilmesi halinde taşınmaz başında keşif yapılması, bundan sonra toplanan ve toplanacak tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsiz, davacı İsmail mirasçılarının temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde ilgililerine iadesine, 27.06.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

7. HUKUK DAİRESİ

E. 2011/7306

K. 2012/5229

T. 3.7.2012

TAPU İPTALİ VE TESCİL ( Vergi Kaydına Miras Yoluyla Gelen Hakka Kazandırıcı Zamanaşımı Zilyetliğine ve Mahkeme Hükmüne Dayalı – Mahkemece Aidiyet Yaratacak ve İnfazda Tereddüt Doğuracak Tarzda Tescile Tabi Olmayan Taşınmaz Bölümü Hakkında Davalı Adına Tescile Karar Verilmesinin İsabetsiz Olduğu )

ORTA MALI ( Davacı Adına Tescile Karar Verilen Taşınmaz Bölümünden Arta Kalan ve Uzman Bilirkişi Raporunda Gösterilen Bölümün Tespit Gibi Harman Yeri Niteliği İle Orta Malı Olarak Sınıflandırılmasına Karar Verilmesi Gerektiği – Tapu İptali ve Tescil )

HAKİMİN DOĞRU SİCİL OLUŞTURMASI ( Tapu İptali ve Tescil – Davacı Adına Tescile Karar Verilen Taşınmaz Bölümünden Arta Kalan ve Uzman Bilirkişi Raporunda Gösterilen Bölümün Tespit Gibi Harman Yeri Niteliği İle Orta Malı Olarak Sınıflandırılmasına Karar Verilmesi Gerektiği )

İNFAZDA TEREDDÜT YARATILMASI ( Tapu İptali ve Tescil – Mahkemece Aidiyet Yaratacak ve İnfazda Tereddüt Doğuracak Tarzda Tescile Tabi Olmayan Taşınmaz Bölümü Hakkında Davalı Adına Tescile Karar Verilmesinin İsabetsiz Olduğu )

3402/m.14

ÖZET : Dava tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Kadastro Hakimi infazı mümkün doğru sicil oluşturmak zorundadır. Mahkemece davacı adına tescile karar verilen taşınmaz bölümünden arta kalan ve uzman bilirkişi raporunda gösterilen bölümün tespit gibi harman yeri niteliği ile orta malı olarak sınıflandırılmasına karar verilmesi gerekirken aidiyet yaratacak ve infazda tereddüt doğuracak tarzda tescile tabi olmayan taşınmaz bölümü hakkında davalı adına tescile karar verilmesi isabetsizdir.

DAVA : Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtayca incelenmesi davalılar Hazine ve M… Köyü Tüzel Kişiliği tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:

KARAR : Kadastro sırasında dava konusu 134 ada 21 parsel sayılı 2364,72 m2 yüzölçümündeki taşınmaz harman yeri niteliği ile orta malı olarak sınırlandırılmıştır. Davacı Hüseyin vergi kaydına, miras yoluyla gelen hakka, kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine ve mahkeme hükmüne dayanarak taşınmazın bir bölümüne yönelik dava açmıştır. Mahkemece davanın kabulüne, dava konusu 134 ada 21 parsel sayılı taşınmazın uzman bilirkişi tarafından düzenlenen 29.03.2011 tarihli rapor ve haritada ( B ) harfi ile gösterilen 253,44 m2 yüzölçümündeki bölüm ayrı parsel numarası ile davacı Hüseyin adına, geriye kalan ( A ) harfi ile gösterilen 2111,28 m2 yüzölçümündeki bölümün ise tespit gibi tapuya tesciline karar verilmiş; hüküm, davalılar Hazine ve M… Köyü Tüzel Kişiliği tarafından temyiz edilmiştir.

Dava ve temyize konu 134 ada 21 parsel sayılı taşınmazın uzman bilirkişi tarafından düzenlenen 29.03.2011 günlü haritada ( B ) harfi ile işaretli 253,44 m2 yüzölçümündeki bölümünün davacı tarafın tutunduğu 1938 tarih 7 sayılı vergi kaydı kapsamında kaldığı, taşınmazın bu bölümü üzerinde tespit tarihinde zilyet davacı Hüseyin yararına 3402 sayılı Kadastro Kanununun 14. maddesi hükmünde öngörülen kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği ile taşınmaz edinme koşullarının gerçekleştiği mahkemece yapılan keşif, uygulama ve toplanıp değerlendirilen delillerle belirlenmiştir. Bu nedenler ve kararda gösterilen diğer gerekçelere göre davalılar Hazine ve M… Köyü Tüzel Kişiliği’nin sair temyiz itirazları yerinde değildir.

Ne var ki; Kadastro Hakimi infazı mümkün doğru sicil oluşturmak zorundadır. Mahkemece davacı adına tescile karar verilen taşınmaz bölümünden arta kalan ve uzman bilirkişi rapor ile haritasında ( A ) harfi ile gösterilen taşınmaz bölümünün tespit gibi harman yeri niteliği ile orta malı olarak sınırlandırılmasına karar verilmesi gerekirken aidiyet yaratacak ve infazda tereddüt doğuracak tarzda tescile tabi olmayan taşınmaz bölümü hakkında davalı adına tesciline karar verilmesi isabetsiz,

SONUÇ : Davalılar Hazine ve M… Köyü Tüzel Kişiliği’nin temyiz itirazları bu nedenle yerinde ise de, yanılgının giderilmesi yargılamanın tekrarını gerektirmediğinden hükmün 3 nolu bendinin 2. satırında yazılı bulunan “davalı adına tesbit gibi tesciline” sözlerinin hüküm yerinden çıkarılmasına, yerine “tespit gibi harman yeri niteliği ile sınırlandırılarak özel siciline yazılmasına” sözlerinin yazılmasına, hükmün düzeltilen bu şekli ile ONANMASINA, hüküm düzeltilerek onandığından ve Hazine harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer olmadığına, peşin alınan harcın istek halinde M… Köyü Tüzel Kişiliğine iadesine, 03.07.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

8. HUKUK DAİRESİ

E. 2011/1968

K. 2012/165

T. 19.1.2012

ZİLYETLİK DAVASI ( Elatmanın Önlenmesi ve Zilyetliğin Korunması Talebi – Davacının Davalı Tarafın Zilyetlik Olgusunu Hak Düşürücü Süreden Çok Daha Önceden Öğrendiğinin Kabulü İle Davanın Reddine Karar Verilmesi Gerektiği )

ELATANIN ÖNLENMESİ ( Zilyetlik Davası – Gasp Ve Saldırıdan Dolayı Dava Hakkının Zilyedin Fiili ve Faili Öğrenmesinden İtibaren İki Ay ve Herhalde Bir Yıl Geçmekle Düşeceği/Davacının Davalı Tarafın Zilyetlik Olgusunu Çok Daha Önceden Öğrendiği )

HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE ( Zilyetlik Davası – Gasp ve Saldırıdan Dolayı Dava Hakkının Zilyedin Fiili ve Faili Öğrenmesinden İtibaren İki Ay ve Herhalde Bir Yıl Geçmekle Düşeceği )

ZİLYETLİK HAKKI ( Herhangi Bir Hakka Bağlı Olmaksızın Dava Yoluyla Korunduğu – Gasp ve Saldırıdan Dolayı Dava Hakkının Zilyedin Fiili ve Faili Öğrenmesinden İtibaren İki Ay ve Herhalde Bir Yıl Geçmekle Düşeceği )

4721/m.973,984

ÖZET : Dava zilyetliğin korunması istemine ilişkindir. Bir şey üzerinde fiili hakimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir. Zilyetlik herhangi bir hakka bağlı olmaksızın dava yoluyla korunmuş olup, bu tür davalarda, taşınmaz üzerinde hangi tarafın üstün ve korunmaya değer zilyetliğinin bulunduğunun saptanması, uyuşmazlığın ona göre çözümlenmesi gerekir. Dava konusu yerin 10-15 yıldır davalıların zilyetliğinde bulunduğu, yerel bilirkişi ve taraf tanıklarının beyanları ile tespit edilmiş, davacı da dilekçesinde elatmanın 7-8 yıldır devam ettiğini belirtmiş olup, gasp ve saldırıdan dolayı dava hakkı, zilyedin fiili ve faili öğrenmesinden itibaren iki ay ve herhalde bir yıl geçmekle düşer. Davacının davalı tarafın zilyetlik olgusunu çok daha önceden öğrendiğinin kabulü ile hak düşürücü sürede dava açılmadığından davanın reddine karar verilmesi gerekir.

DAVA : Osman ile Abdullah ve Veli aralarındaki elatmanın önlenmesi davasının kabulüne dair Fethiye 1. Sulh Hukuk Mahkemesinden verilen 25.11.2010 gün ve 663/909 sayılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davalılar vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla dosya incelendi gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, vekil edenin zilyetliğinde olan Hazine adına kayıtlı 5532 parselin bir bölümüne davalıların 7-8 yıldır gelip geçmek ve aleyhine idari men kararı almak suretiyle elattıklarını, tarafların 2008 yılı Aralık ayında kullanılan yer için bedel karşılığı anlaşma yaptıklarını, taahhüt edilen bedelin de ödenmediğini açıklayarak, zilyetliğin tespiti ile elatmanın önlenmesine karar verilmesini istemiştir.

Davalılar vekili, davanın süresinde açılmadığını belirterek reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece, davacının zilyetliğine yönelik saldırıların süregeldiğinden bahisle davanın süresinde açıldığı ve idari men kararı alınmasının muaraza yaratma niteliğinde olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, 5532 parselin davacı zilyetliğinde bulunduğunun tespitine ve teknik bilirkişinin 09.07.2010 günlü raporuna ekli krokide gösterilen 180 m2 yere müdahalenin önlenilmesine ve davacının zilyetliğinin korunmasına karar verilmesi üzerine; hüküm davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava konusu 5532 parsel, tarla vasfıyla ve 3832 m2 yüzölçümüyle 14.09.1993 tarihinde kesinleşen kadastro çalışmalarında Hazine adına tescil edilmiş; tapu kaydının beyanlar hanesinde Osman zilyetliğinde bulunduğu bildirilmiştir.

Dava dilekçesindeki açıklamalar ve hukuki nitelendirmeye göre istek TMK.nın 981-984. maddelerine dayalı zilyetliğin korunması talebine ilişkindir. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulunun 09.10.1946 tarih, 1946/6 Esas, 1946/12 sayılı kararında aynen “…MK. 896. ( TMK.983 ) madde uyarınca bir taşınmazda zilyetliği tecavüze uğrayan kimsenin bu hakkının korunması için açacağı davada; şeye malik olduğunu veya zilyetlik hakkını beyana lüzum olmadan sadece zilyetlik sıfatını değiştirerek tecavüzü ispat etmesi yeter. Bu halde hakim, yalnız davacının gerçek ise, zilyetlik halini tespit ederek tecavüzün önlenmesine karar verir. Bu karar zilyetlik konusunda kesin hüküm meydana getirmez. Zilyede mülkiyet hakkı vermez ve diğer tarafa mülkiyet iddiasıyla yetkili mercilerde başkaca dava açmak hakkına dokunmaz…” denilmektedir.

Davacı, Hazinenin taraf olmadığı eldeki bu davada herhangi bir hakka değil, sadece mukaddem ( önceki ) zilyetlik iddiasına dayanmaktadır. O halde, bu davada öncelikle çözüme kavuşturulması gereken husus, davacının somut olayda, davalılara karşı üstün ve korunmaya değer zilyetliğinin bulunup bulunmadığıdır. Çözümlenmesi gereken sorun bu olunca, zilyetlik kavramı, niteliği, hukuki fonksiyonları üzerinde kısaca durulmasında yarar vardır. Zilyetlik eşya ile şahıs arasında eylemli ( fiili ) bir bağ, yani ilişki olup ve buna bağlı olarak da fiili hakimiyet altında bulundurmaktan doğan hukuki yetki ve vecibeleri de gösteren ve düzenleyen hukuki bir müessesedir. Kanunda sözü edilen fiili hakimiyetin meydana geliş şekli önemli değildir. Bu korumanın sosyal huzur ve sükunun korunması ve sağlanması için kabul edilmiş olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Zilyetliğin hukuki fonksiyonlarından birisi de, fiili durumun başkaları tarafından keyfi olarak bozulmasını önlemektir. Hukuk düzeni böylece toplumun esenliğini korumak istemiştir. Kendilerini haklı görenler bile başkasının fiili hakimiyetine belli bir çerçeve içinde saygı göstermeye mecburdurlar. Zilyetlik davalarının en belirgin özelliği yukarıda açıklanan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği gibi davada hakkın tartışma konusu olmaması ve davayı kazanma veya kaybetmenin mevcut olabilecek hak üzerinde herhangi bir etkisinin olmayışıdır. Bunun içinde bu tür davalarda mahkemenin zilyetliğin korunmasına ilişkin vereceği karar, sadece eski zilyetlik durumunun yeniden kurulmasını sağlamaya yöneliktir. Bu karar, diğer tarafın mülkiyet iddiasıyla dava açma hakkına dokunmaz ve üçüncü kişilerin o şey üzerinde hakları olmadığının kabulü şeklinde anlaşılamaz. Bahsi geçen zilyetlik davaları sonunda verilen mahkeme kararları tamamen geçici bir etkiye sahip olup, mülkiyet sorunu çözümlenmediğinden mülkiyet yönünden kesin hüküm teşkil etmezler. ( HGK.nın 12.05.1982 gün 1979/8-589 Esas, 1982/482 Kararı )

Dava, zilyetliğin korunması amacıyla açıldığına ve esasen davada Hazine taraf bulunmadığına göre uyuşmazlığın zilyetlik hükümleri çerçevesinde çözümlenip sonuçlandırılması gerekir. TMK.nın 973. maddesinde, zilyetlik, “… Birşey üzerinde fiili hakimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir…” şeklinde tanımlanmıştır. TMK.nın 982 ve 983. maddelerinde de; zilyetlik herhangi bir hakka bağlı olmaksızın dava yoluyla korunmuştur. Bu tür davalarda, taşınmaz üzerinde hangi tarafın üstün ve korunmaya değer zilyetliğinin bulunduğunun saptanması, uyuşmazlığın ona göre çözümlenmesi gerekmektedir. Açıklanan tüm bu bilgiler ışığında görülmekte olan davadaki üstün zilyetlik hakkının belirlenmesine ilişkin delillerin irdelenmesine gelince; dosyada mevcut teknik bilirkişinin 09.07.2010 tarihli rapor ve krokisinde kırmızı renkle gösterilen dava konusu parsel dahilinde bulunan toplam 180 m2 taşınmaz bölümünün 10-15 yıldır davalıların zilyetliğinde bulunduğu yerel bilirkişi ve taraf tanıkları tarafından bildirilmiştir. Davacı, taraf da, dava dilekçesinde elatmanın 7-8 yıldır devam ettiğini belirtmiştir. Bu açıklamalar karşısında nizalı taşınmaz bölümünde davalıların üstün zilyetliğinin varlığının kabulü gerekir.

Kaldı ki, TMK.nın 984. maddesi hükmüne göre, gasp ve saldırıdan dolayı dava hakkı, zilyedin fiili ve failini öğrenmesinden başlayıp iki ay ve herhalde bir yıl geçmekle düşer. Temyiz incelemesine konu davada dinlenen taraf tanıkları davalıların zilyetliğinin 10-15 yılı aştığını açıkladıkları gibi, dava dilekçesinde dahi davalıların 7-8 yıldır nizalı yerden gelip geçtikleri belirtilmiştir. Bu durumda davacının davalı tarafın zilyetlik olgusunu çok daha önce öğrendiğinin kabulü gerekir. O halde zilyetliğin korunması davası süresinde de açılmamıştır. Davanın reddine karar verilmesi gerekirken, hatalı değerlendirme ve gerekçeyle yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle usul ve yasaya uygun bulunmayan hükmün 6100 sayılı HMK.nın Geçici 3. maddesi yollamasıyla HUMK.nın 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, ve peşin harcın istek halinde temyiz eden davalılara iadesine, 19.01.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

8. HUKUK DAİRESİ

E. 2011/3457

K. 2012/3389

T. 26.4.2012

KATILMA ALACAĞI DAVASI ( Davacının Zorunlu Olarak Yurda Gelememesi Nedeniyle Nizalı Taşınmazın Davalı Eş Üzerine Tescil Edilmiş Olmasının Hayatın Olağan Akışına Uygun Bulunduğu )

EDİNİLMİŞ MAL REJİMİ ( Geçerli Bulunduğu Dönemde Edinilen Taşınmazların Yalnız Eşlerden Biri Adına Tescil Edilmiş Olmasının Diğer Eşin Katılma Alacağı Hakkını Ortadan Kaldırmayacağı – Katılma Alacağı Davası )

ARTIK DEĞER ( Yarısı Üzerinden Taleple Bağlı Kalınarak Hüküm Kurulmasının Gerektiği/Davacının Zorunlu Olarak Yurda Gelememesi Nedeniyle Nizalı Taşınmazın Davalı Eş Üzerine Tescil Edilmiş Olmasının Hayatın Olağan Akışına Uygun Bulunduğu – Katılma Alacağı Davası )

4721/m.179,222,225,236

ÖZET : Dava, eşler arasındaki katılma alacağı davasına ilişkindir. Uyuşmazlık konusu taşınmazın davalı adına tescili bağış iradesi ve kastı taşımamaktadır. Davacının yurtdışında kaçak çalışması ve somut olgunun doğası gereği zorunlu olarak yurda gelememesi nedeniyle, nizalı taşınmazın davalı eş üzerine tescil edilmiş olması hayatın olağan akışına uygun bulunmaktadır. Edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli bulunduğu dönemde edinilen taşınmazların yalnız eşlerden biri adına tescil edilmiş olması kural olarak diğer eşin katılma alacağı hakkını da ortadan kaldırmaz. Mahkemece, eklenecek değerlerden ve denkleştirmeden elde edilen miktarlar da dahil olmak üzere edinilmiş malın toplam değerinden, varsa mala ilişkin borçlar çıkarıldıktan sonra kalan artık değerin yarısı üzerinden taleple bağlı kalınarak hüküm kurulmalıdır.

DAVA : Yaşar ile Şenay aralarındaki katılma alacağı davasının reddine dair Aksaray 2. Aile Mahkemesinden verilen 10.01.2012 gün ve 196/7 sayılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla dosya incelendi gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, evlilik birliği içinde edinilerek davalı eş adına tescil edilen Aksaray 767 ada 5 parsel 2 numaralı bağımsız bölümün bedelinin vekil edeni tarafından ödendiğini açıklayarak paylaştırılmasını, bu talepleri kabul edilmediği takdirde 10.000 TL katkı payı alacağının davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiş; davacı vekili 01.11.2011 tarihli ıslah dilekçesiyle alacak talebinin 84.840 TL olduğunu açıklamıştır.

Davalı vekili, davacı eşin evlilik sırasında yurtdışına giderek onbeş yılı aşkın süre kaldığını, bu sürede davacının gönderdiği paralarla vekil edenin çocuğunu büyüttüğü gibi birikim yaparak nizalı evi de satın aldığını, davacı eşin gönderdiği paraların taşınmazın alımında kullanıldığını, ne var ki davalının fedakarlığının da bir taşınmazla ölçülemeyeceğini bildirerek, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, dava konusu taşınmaz bedelinin davacı tarafından ödendiği, davalı adına tescil edilmesinin bağış niteliğinde bulunduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi üzerine, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Taraflar 17.07.1995 tarihinde evlenmiş, 11.08.2010 tarihinde açılan boşanma davasının kabulü ve boşanmaya ilişkin bölümünün 07.02.2011 tarihinde kesinleşmesiyle evlilik birliği son bulmuştur. TMK.nın 179. maddesine göre mal rejiminin tasfiyesinde eşlerin bağlı olduğu rejime ilişkin hükümler uygulanır. Taraflar arasında başka bir mal rejimi seçildiği ileri sürülmediğine göre, evlenme tarihinden 4721 sayılı TMK.nın yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı, bu tarihten mal rejiminin sona erdiği boşanma davasının açıldığı tarihe kadar TMK.nın 202. maddesine göre yasal edinilmiş mallara katılma rejimine tabidirler. Eşler arasındaki mal rejimi TMK.nın 225/2. maddesine göre boşanma davasının açıldığı tarih itibariyle sona ermiştir. Dava konusu 767 ada 5 parselde 1/5 arsa paylı 2 numaralı mesken edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli bulunduğu 07.09.2005 tarihinde satış suretiyle davalı eş adına tescil edilmiştir. TMK.nın 222. maddesi son fıkrası hükmüne göre, bir eşin bütün malları aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal kabul edilir. Dosya içeriğine ve dinlenen bir kısım tanık beyanlarına göre davacı çalışmak üzere yurtdışına gitmiş, kaçak olarak çalışması nedeniyle uzun yıllar ülkeye gelememiş, kazancını davalıya göndermek suretiyle nizalı mesken niteliğindeki taşınmazı satın alınmıştır. Başka bir anlatımla uyuşmazlık konusu taşınmazın davalı adına tescili bağış iradesi ve kastı taşımamaktadır. Davacının yurtdışında kaçak çalışması ve somut olgunun doğası gereği zorunlu olarak yurda gelememesi nedeniyle, nizalı taşınmazın davalı eş üzerine tescil edilmiş olması hayatın olağan akışına uygun bulunmaktadır. Davacının beyanında samimi olduğu konusunda duraksamamak gerekir. Esasen edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli bulunduğu dönemde edinilen taşınmazların yalnız eşlerden biri adına tescil edilmiş olması kural olarak diğer eşin katılma alacağı hakkını da ortadan kaldırmaz. Davacının taşınmazın aynen paylaşımına yönelik isteğinin, 07.10.1953 tarihli 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca kabulü mümkün bulunmamakta ise de, terditli olarak alacak isteği de bulunmaktadır. Mahkemece yapılacak iş, eklenecek değerlerden ( TMK. m. 229 ) ve denkleştirmeden ( TMK. m. 230 ) elde edilen miktarlar da dahil olmak üzere edinilmiş malın ( TMK. m. 219 ) toplam değerinden varsa mala ilişkin borçlar çıkarıldıktan sonra kalan artık değerin ( TMK. m. 231 ) yarısı üzerinden ( TMK. m. 236/1 ) taleple bağlı kalınarak hüküm kurulmasıdır. Hatalı niteleme ve değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle usul ve yasa hükümlerine uygun bulunmayan hükmün 6100 sayılı HMK.nın Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK.nın 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, ve peşin harcın istek halinde davacıya iadesine, 26.04.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

9. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/23165

K. 2012/38120

T. 19.11.2012

FESHİN GEÇERSİZLİĞİ DAVASI ( İşe İade İstemi – Ücret ve Eklerinin İndirilmesi Girişiminin Ancak Ekonomik Kriz Gibi Dönemlerde ve İşyerinin Ayakta Kalmasını Zorunlu Kıldığı İstisnai Hallerde Geçici Bir Uygulamaya Yönelik ise Kabul Edilebileceği )

İŞE İADE İSTEMİ ( Feshin Geçersizliği Davası – Ücret ve Eklerinin İndirilmesi Girişiminin Ancak Ekonomik Kriz Gibi Dönemlerde ve İşyerinin Ayakta Kalmasını Zorunlu Kıldığı İstisnai Hallerde Geçici Bir Uygulamaya Yönelik ise Kabul Edilebileceği )

DEĞİŞİKLİK FESHİ ( İşe İade İstemi – Değişiklik Teklifinin Reddinin Tek Başına Geçerli Neden Olarak Kabul Edilemeyeceği )

İŞVERENİN ÇALIŞMA KOŞULLARINI DEĞİŞTİRMESİ ( Feshin Geçersizliği Davası – Değişiklik Teklifinin Reddinin Tek Başına Geçerli Neden Olarak Kabul Edilemeyeceği )

4857/m.6,18,21,22

ÖZET : Dava, feshin geçersizliği ve işe iade istemine ilişkindir. Değişiklik feshi, işyerinde geçerli nedenin ortaya çıktığı bir süreçte işverenin uygun son çare olarak feshi önleyecek esaslı değişikliğe başvurması, buna karşılık işçinin bu değişikliği kabul etmemesine bağlı olarak gerçekleşen fesihtir. Değişiklik teklifinin reddi tek başına geçerli neden olarak kabul edilemez. Davalı işverence, işçiye yapılan kreş ve çocuk yardımı ile fazla çalışma ücretine yönelik değişikliklerin nasıl bir işletmesel nedenle fesih sonucu doğuracağı ve bundan kaçınmak için fesihten önce söz konusu değişikliklere başvurulduğu açıklanmamış olup, bu hususlar işyerindeki işin akışı ve ifa şekline bağlı çalışma şartlarından değildir.

İşletme risklerini işveren taşımakta olup ücret ve eklerinin indirilmesi girişimi bu riskin belli ölçüde işçilere aktarılması anlamına gelmekte, böyle bir sonuç ancak ekonomik kriz gibi dönemlerde ve işyerinin ayakta kalmasını zorunlu kıldığı istisnai hallerde geçici bir uygulamaya yönelik ise kabul edilebilir. İşverence yapılan değişiklik feshi geçerli bir nedene dayanmamaktadır.

DAVA : Davacı, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, isteğin reddine karar vermiştir.

Hüküm süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : A ) Davacı İsteminin Özeti:

Davacı, davalı T… E… B… A.Ş.nin eski işveren F… B… ile birleşmesini tamamladıktan sonra “Bildiri ve İnsan Kaynakları Yönetmeliği Formu” isimli bir belge imzalattığını bu formu “okuduğunu ve kabul etmediği” ibaresi ile imzaladığını, bunun üzerine yaklaşık 1 ay kadar sonra da yönetmeliği kabul etmemesi gerekçe gösterilerek iş sözleşmesinin feshedildiğini, itiraz ettiği yönetmeliğin aleyhine hükümler içerdiğini, fakat iş sözleşmesinin feshedildiğini belirterek yapılan feshin geçersizliğine, işe iadesine, işe başlatmama tazminatı ile boşta geçen süre ücretinin ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

B ) Davalı Cevabının Özeti:

Davalı, davacının iş sözleşmesinin yasanın 17., 18. ve 22. maddeleri uyarınca işletmenin ve işyerinin gereklerinden kaynaklanan değişiklik feshi kapsamında geçerli nedenlerle feshedildiğini, T… E… B… A.Ş.’nin F… B… A.Ş.’yi aktif ve pasifi ile 14.02.2011 tarihinde devraldığını, birleşme nedeniyle yeniden yapılandırma zorunluluğunun doğduğunu, birleşme sonrasında yayımlanan T… E… B… İnsan Kaynakları Yönetmeliği ile birleşme öncesi uygulanan F… B… A.Ş.’nin Personel Yönetmeliği ve T… A.Ş. İnsan Kaynakları Yönetmeliği’nin kaldırıldığını, çalışma şartlarının çoğunluğu itibariyle esaslı bir değişiklik yapılmadığını, çalışma koşullarında yeknesak bir düzenleme sağlama zorunluluğunun gereği olarak yönetmeliğin yapıldığını, yönetmeliğin çalışma koşullarında esaslı değişiklik getiren düzenlemeler bulunduğunu, fakat aynı zamanda çalışanların lehine olacak değişiklikler de getirildiğini, fakat davacının yönetmeliği kabul etmemesi nedeniyle iş sözleşmesinin feshedildiğini, yeni yönetmeliğin yaklaşık on bin çalışandan yalnızca 245 çalışan tarafından kabul edilmediğini bu da çalışanlarla banka arasında mutabakat sağlandığını gösterdiğini, feshin geçerli bir nedene dayandığını savunarak davanın reddini istemiştir.

C ) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davacının iş sözleşmesinin geçerli nedenle feshedildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

D ) Temyiz:

Kararı davacı vekili temyiz etmiştir.

E ) Gerekçe:

Taraflar arasındaki uyuşmazlık, davalı T… E… B… A.Ş.’nin F… B… A.Ş.yi devraldıktan sonra çalışma koşullarını değiştirmesi ve davacının değişikliği kabul etmemesi nedeni ile iş sözleşmesinin feshedilmesinin geçerli nedene dayanıp dayanmadığı noktasında toplanmaktadır.

4857 sayılı Kanunun 22. maddesine göre “İşveren, iş sözleşmesiyle veya iş sözleşmesinin eki niteliğindeki personel yönetmeliği ve benzeri kaynaklar ya da işyeri uygulamasıyla oluşan çalışma koşullarında esaslı bir değişikliği ancak durumu işçiye yazılı olarak bildirmek suretiyle yapabilir. Bu şekle uygun olarak yapılmayan ve işçi tarafından altı işgünü içinde yazılı olarak kabul edilmeyen değişiklikler işçiyi bağlamaz. İşçi değişiklik önerisini bu süre içinde kabul etmezse, işveren değişikliğin geçerli bir nedene dayandığını veya fesih için başka bir geçerli nedenin bulunduğunu yazılı olarak açıklamak ve bildirim süresine uymak suretiyle iş sözleşmesini feshedebilir. İşçi bu durumda 17 ila 21 inci madde hükümlerine göre dava açabilir.”

Somut olayda davacının çalıştığı F… B… A.Ş. ile davalı T… E… B… A.Ş.’nin 25.01.2011 tarihinde yapılan genel kurul kararları ile birleştiği, birleşme sonrası davalı banka tarafından yeni bir yönetmelik hazırlanarak çalışma koşullarında getirilen değişiklikler konusunda çalışanların bilgilendirildiği, bu kapsamda davacıya da bildirimde bulunulduğu fakat davacının yeni yönetmeliğin aleyhine değişiklikler getirdiği gerekçesiyle ihtirazi kayıt koyduğu ve sonuç olarak değişiklikleri kabul etmediği görülmektedir.

Davalının birleşme nedeniyle yeni bir insan kaynakları yönetmeliği hazırlaması işletmesel bir ihtiyaç olduğu tartışmasızdır. Doktrinde belirtildiği üzere farklı çalışma koşullarının uyumlu hale getirilmesi için eşitlik ilkesine dayanılmaz. Eşitlik ilkesi işçilere çalışma koşullarının iyileştirilmesi için hak sağlayabilir, kötüleştirmek için işverene bir hak tanımaz. İş organizasyonu bakımından zorunlu olmayan çalışma koşullarının işyeri birleşmesi ile değiştirilmesine gerek olduğu kural olarak söylenemez. Örneğin devralınan işyerinde işçilere sağlanan ikramiye veya sosyal ödemelerin sürdürülmesi devralan işveren açısından hoş görünmese de, diğer işçilere bu edimlerin verilmiyor olması geçerli sebep oluşturmaz. Devreden işverenin işçilere sağladığı prim ve ikramiyeler, işçiye talep hakkı verecek bağlayıcı bir hal almışlar ise devralan işveren de bu ödemeleri yapmakla yükümlüdür. Devralınan işyerinin işçilerine farklı işlem yapılmasının işyerinde huzur ve barışı önemli ölçüde ihlal etmesi durumunda değişiklik feshi geçerli kabul edilebilir ( Doç. Dr. Mustafa Alp, İş Sözleşmesinin Değiştirilmesi,

Ankara 2005, s.202-203 ). Fakat getirilen değişikliklerin geçerli nedene dayandığının ispatı açısından ölçülülük kriteri kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Yani getirilen değişikliklerin işçi işveren arasında menfaat dengesini bozup bozmadığı, değişikliklerin oranlılığı irdelenmelidir. Bunun için de aleyhe ve lehe yapılan değişikliklerin ortaya konulması ve tartılması gerekir.

Yeni yönetmelikle lehe getirilen değişiklikler: F… B… A.Ş. uygulamasında çalışanlara evlendiklerinde banka tarafından 100 USD yardım yapılmaktayken, yeni yönetmelikle bu yardım bir Cumhuriyet altını olmaktadır. F… B… A.Ş. uygulamasında olmayıp yeni yönetmelikle sermaye piyasası faaliyet lisansı alan çalışanlara “SPF başarı ödülü” adı altında bir ödül verilmesi öngörülmüştür.

Yeni yönetmelikle aleyhe getirilen değişiklikler: Fazla çalışmaların aylık ücrete dahil edilmesi, kreş yardımının kaldırılması, çocuk yardımının ( yardım alanlara aylık ücretlere ekleme yapılarak ) kaldırılması, cumartesi günlerinin yıllık izin süresinin hesabında dikkate alınması yani cumartesi günlerinin de izin süresine dahil edilmesidir. Yine doğum yardımının F… B… A.Ş. uygulamasında bir Cumhuriyet altını iken yeni uygulamada işverenin içeriğini düzenleme yetkisi dahilinde doğum hediyesi olarak belirlendiği tespit edilmiştir.

Görüldüğü üzere lehe yapılan değişikliklerin devamlı yapılan bir ödemeye ilişkin olmadığı, evlenmek, sermaye piyasası faaliyet lisansı almak gibi şarta bağlı olarak yapılan ödemeye ilişkin olduğu, fakat aleyhe değişiklikler devamlı yapılan sosyal yardımlara ilişkin olduğu gibi, değişiklikle fazla çalışmaların aylık ücrete dahil edilmesiyle çalışanın aynı ücrete karşılık haftalık çalışma süresinin dolaylı olarak artırımının yolu da ( yıllık 270 saat ) açılmaktadır. Yönetmelikte yer almamakla birlikte bildirimde fazla çalışma ücreti alan çalışanlara son iki yılda ödenen fazla çalışma ücretinin ortalama bir rakamının aylık ücrete ekleneceği ifade edilmişse de, ifade net olmadığı gibi, son iki yılda fazla çalışma yapmamış veya az bir miktar yapanlar açısından aleyhe bir düzenleme olduğu açıktır. Yine yıllık izin süresi değişmemişse de eski F… B… A.Ş. uygulamasında yıllık izin süresi hesabında cumartesi günleri dışlanırken, yeni yönetmelikte yıllık izin süresinin hesabında cumartesi günleri dahil edilmiştir.

Davalının yeni yönetmelikle yaptığı lehe ve aleyhe değişikliklere bakıldığında taraflar arasındaki menfaat dengesinin bozulduğu ve amaçla araç arasında oransızlık bulunduğu görülmektedir.

Davalının yeni yönetmenlikle yaptığı ve aleyhe unsurlar içeren değişiklikleri kabul etmeyen davacının iş sözleşmesinin işverence sona erdirildiği tartışmasızdır.

Değişiklik teklifinin kabul edilmemesi üzerine İş Kanunun 22. maddesi uyarınca işveren değişikliğin geçerli bir nedene dayandığını veya fesih için başka bir nedenin bulunduğunu yazılı olarak açıklamak suretiyle iş sözleşmesini feshedebilir. İşçi de bu durumda 18 ile 21. madde hükümlerine göre dava hakkına sahiptir. Esasen eldeki dava da bu gerekçeyle ikame edilmiştir.

Değişiklik feshinin yargısal denetimi ayrı bir işleyişe tabi tutulmamış konu iş güvencesi hükümlerine atıfla düzenlenmiştir. Bu durumda yasada 22. madde ile yeni bir geçerli neden olgusu ihdas edildiğinden söz edilemez. İspat yükü işverende olmak üzere 18. maddede sıralanan geçerli nedenler burada da geçerli feshin bir unsuru olarak araştırılacaktır. Somut olayda davalı yanın değişiklik gerekçesinde; devir, yeniden yapılanma, iş organizasyonu gerekleri olarak açıklandığından fesihte geçerli nedeninin bulunup bulunmadığının bu nedenlerle sınırlı olarak incelenmesi gerekir. İşletme gerekleriyle geçerli bir fesihte amaç istihdam fazlalığının fesih yoluyla tasfiyesi olup uyuşmazlığa konu davada böyle bir unsur söz konusu değildir. Davalı işverence dayanılan değişiklik gerekçesi temelde işyeri devrine dayanmaktadır. İş Kanununun 6. maddesine göre devir tarihinde yürürlükte olan iş sözleşmeleri bütün hak ve borçları ile birlikte devralana geçmekte, akdin aynı koşullarda sürekliliği güvence altına alınmaktadır. Başka bir işyerini devralan işverenin, kendi işyerinde çalışan işçilerle uyumu sağlama gerekçesiyle devraldığı işyerindeki çalışma koşullarını tek yanlı değiştirmek istemesi geçerli neden değildir. Böyle bir değişiklik doğrudan işyeri devrinin sonucu olup 6. maddeye aykırıdır. Fesih bildiriminde de dayanılan rasyonel işletmecilik anlayışının, bir işletme devralınırken oradaki iş koşullarının ne olduğunun, devrolunan iş sözleşmelerinin hangi hak ve borçları içerdiğinin de araştırılıp öğrenilmesini gerektirdiği tartışmasızdır. Aksi halde işyeri devralındıktan sonra çalışma koşullarının değiştirilmesi ve kabul etmeyenlerin sözleşmeleri de değişiklik feshine dayalı olarak sonlandırılabilir şeklindeki değerlendirme iş güvencesinin geçerli neden esasına aykırıdır.

Değişiklik feshi, işyerinde geçerli nedenin ortaya çıktığı bir süreçte işverenin 22. maddeye uygun son çare olarak feshi önleyecek esaslı değişikliğe başvurması, buna karşılık işçinin bu değişikliği kabul etmemesine bağlı olarak gerçekleşen feshi ifade etmektedir. Değişiklik teklifinin reddi tek başına geçerli neden değildir. Davalı işverence, işçiye yapılan kreş ve çocuk yardımı ile fazla çalışma ücretine yönelik değişikliklerin nasıl bir işletmesel nedenle fesih sonucu doğuracağı ve bundan kaçınmak için fesihten önce söz konusu değişikliklere başvurduğu açıklanmamıştır.

Ayrıca bu hususlar işyerindeki işin akışı ve ifa şekline bağlı çalışma şartlarından değildir. İşletme risklerini işveren taşımakta olup ücret ve eklerinin indirilmesi girişimi bu riskin belli ölçüde işçilere aktarılması anlamındadır.

Böyle bir sonuç ancak ekonomik kriz gibi dönemlerde ve işyerinin ayakta kalmasını zorunlu kaldığı istisnai hallerde ve geçici bir uygulamaya yönelik ise kabul edilebilir. İş Hukukunun ve İş Kanunun öngördüğü eşit işlem yapma borcu bir kısım işçilerin var olan haklarının işverence ortadan kaldırılarak eşitliğin sağlanmasını değil çalışma koşullarının iyileştirme yoluyla bu haklara sahip olmayanlara aynı imkanların tanınmasını gerektirmektedir.

Buna göre işverence yapılan değişiklik feshinin geçerli nedene dayanmadığı anlaşıldığından davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken reddi hatalı olup, 4857 sayılı Kanun’un 20. maddesinin 3. fıkrası uyarınca hükmün bozulmak suretiyle ortadan kaldırılması ve aşağıdaki gibi karar verilmesi gerekmiştir.

F ) Sonuç:

SONUÇ : Yukarıda belirtilen nedenlerle

1- Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,

2- İşverence yapılan FESHİN GEÇERSİZLİĞİNE, davacının İŞE İADESİNE,

3- Davacının yasal sürede işe başvurmasına rağmen, işverenin süresi içinde işe başlatmaması halinde ödenmesi gereken tazminat miktarının fesih nedeni ve kıdemi dikkate alınarak dört aylık ücreti olarak belirlenmesine,

4- Davacının işe iade için işverene süresi içinde başvurması halinde hak kazanılacak olan ve kararın kesinleşmesine kadar doğmuş bulunan en çok dört aylık ücret ve diğer haklarının davacıya ödenmesi gerektiğinin belirlenmesine, davacının işe başlatılması halinde varsa ödenen ihbar ve kıdem tazminatının bu alacaktan mahsubuna,

5- Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına,

6- Davacı vekille temsil edildiğinden, karar tarihinde yürürlükte olan tarifeye göre ( 1200 ) TL vekalet ücretinin davalıdan alınıp davacıya verilmesine,

7- Davacı tarafından yapılan ( 39,70 ) TL yargılama giderinin davalıdan alınıp davacıya verilmesine, davalının yaptığı yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına,

8- Peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, kesin olarak, 19.11.2012 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

9. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/21548

K. 2012/41640

T. 6.12.2012

İŞE İADE DAVASI ( Memur ve Sözleşmeli Personel İle İdare Arasındaki Uyuşmazlıkların İdari Yargı Yerinde Çözümleneceği – Davacının Statü Hukukuna Tabi Olup Olmadığı Araştırılıp Değerlendirilmeksizin Karar Verilmesinin Hatalı Olduğu )

SÖZLEŞMELİ PERSONEL ( Genel İdare Esaslarına Göre Hizmet Yürüten Memur ve İşçi Sayılmayan Çalışanların Böyle İfade Edildiği/İdare ile Arasındaki Uyuşmazlıkların İdari Yargı Yerinde Çözümleneceği – İşe İade Davası )

İŞ MAHKEMESİNİN GÖREVİ ( Çalışmaların Bir Kısmının Sözleşmeli Bir Kısmının da İşçi Olarak Geçmesi Halinde İş Hukukunun Uygulanmasının Sadece İşçilikte Geçen Dönemle Sınırlı Kalacağı – İşe İade Davası )

GÖREV ( İşe İade Davası – Yargılama Sırasında Taraflarca Davacının İşçi Olmadığı İddia Edilmemişse de Görev Hususunun Mahkemece Resen Araştırılması Gerektiği )

657/m.4/B,89

ÖZET : Dava işe iade istemine ilişkindir. Özel bir meslek bilgisi ve uzmanlığı olan kişilerin, Bakanlar Kurulu Kararı ile geçici olarak çalıştırılan ve 399 sayılı Kanım Hükmünde Kararnamenin 3/b maddesi uyarınca genel idare esaslarına göre hizmet yürüten memur ve işçi sayılmayan çalışanlar, sözleşmeli personel olarak ifade edilmekte ve haklarında Devlet Memurları Kanunu uygulanmaktadır. Memur ve sözleşmeli personel ile idare arasındaki uyuşmazlıklar iş mahkemeleri yerine idari yargı yerinde çözümlenmektedir. Çalışmaların bir kısmının sözleşmeli, bir kısmının da işçi olarak geçmesi halinde, iş hukukunun uygulanması sadece işçilikte geçen dönemle sınırlı kalır. Davacı, davalı genel müdürlük bünyesinde suflöz olarak görev yapmış olup, davacıyla aralarında her yıl yapılan sözleşmelerde Maliye Bakanlığınca 375 sayılı KHK ek 7. madde uyarınca vize yapıldığı, davalı tarafından sunulan davacıya ait personel kimlik kartında ünvanımn “süreli sözleşmeli personel” olarak geçtiği de göz önüne alınarak görev hususu mahkemece re’sen değerlendirilmelidir. Buna göre davacının statü hukukuna tabi olup olmadığı araştırılıp değerlendirilmeksizin karar verilmesi hatalıdır.

DAVA : Davacı, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, isteği hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : A ) Davacı İsteminin Özeti:

Davacı davalı genel müdürlüğe bağlı Bursa Devlet Tiyatrosunda 08.09.2008 tarihinde çalışmaya başladığını, suflöz olarak çalışmaya başladığını çalışmasına devam etmekte iken 01.06.2011 tarihinde haksız olarak feshedildiğini, iş akdinin feshini gerektirecek hiçbir yanlış hareketi olmadığını belirterek feshin geçersizliğine, müvekkilinin işe iadesine, yasal süresi içerisinde işverene müracaat ile muaccel hale gelen 4 aylık ücreti ve sosyal hakların ödenmesine yasal sürede müracaatına rağmen işe başlatılmaması halinde 8 aylık ücret tutarı iş güvencesi tazminatının ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

B ) Davalı Cevabının Özeti:

Davalı davacının kurumda personel azlığı ve teknik eleman ihtiyacı nedeniyle “sahne uygulatıcısı” sözleşmeli personel olarak istihdam edildiğini, daha önceden figüran olarak çalıştığını, ancak görev yaptığı süre boyunca iş arkadaşları ile uyum içinde çalışmadığını, sürekli problem çıkardığını, çalışma düzenini bozduğunu, kurumca düzenlenen usul ve esaslara aykırı davrandığını, turnelerde de bu uyumsuzluğunu sürdürdüğünü otel konaklamalarında kimse ile kalmak istemediğini, oda arkadaşları ile sürekli problem yaşadığını, idarecileri zor durumda bıraktığını, yine 11-24.04.2011 tarihlerinde kesintisiz olarak göreve gelmediğini, bunun nedeni sorulduğunda gerçeğe aykırı beyanda bulunarak aslında göreve gelerek duyuru panolarına baktığını, ancak imza atmayarak gittiğini beyan ettiğini, oysa diğer 16 personelin düzenli olarak imzalarını attığını, davacının bu olumsuz davranışlarının işyerindeki işleyişi direkt olarak aksattığını, iş ilişkisinin sürdürülmesinin işveren açısından önemli ve makul ölçüler içinde beklenemeyeceği durumun oluştuğunu, davacının davranışlarından kaynaklanan bu nedenlerin fesih için geçerli neden oluşturduğunu bu nedenle iş sözleşmesinin 5 ve 6. maddelerine göre iş akdinin sona erdirildiğini, feshin geçerli nedene dayandığını belirterek davanın reddini istemiştir.

C ) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece davacının iş sözleşmesinin geçersiz nedenle feshedildiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

D ) Temyiz:

Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.

E ) Gerekçe:

Uyuşmazlık, taraflar arasındaki ilişkini 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve bu bağlamda iş mahkemesinin görevi noktasında toplanmaktadır.

4857 sayılı İş Kanununun 1 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince, 4 üncü maddesinde belirtilen ayrık durumlar dışında kalan bütün işyerlerine, işverenler ile işveren vekillerine ve çalışma şekline bakılmaksızın işçilere bu Kanunun uygulanacağı belirtilmiştir.

Sorun daha çok statü hukukuna tabi kamu çalışanları ile yine kamuda çalışan işçiler arasındaki ayrım noktasında ortaya çıkmaktadır.

Anayasasının 128 inci maddesi, “Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür. Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir” şeklindedir.

657 sayılı Devlet Memurları Yasasının 4 üncü maddesinde, kamu hizmetlerinin memurlar, sözleşmeli personel, geçici personel ve işçiler eliyle görüleceği hükme bağlanmıştır. Değinilen maddenin ( A ) bendinde, mevcut kuruluş biçimine bakılmaksızın Devlet ve diğer kamu tüzel kişiliklerince genel idare esaslarına göre yürütülen asli ve sürekli kamu hizmetlerini ifa ile görevlendirilenlerin bu Kanunun uygulanmasında memur sayılacağı, ayrıca maddede tanımlananlar dışındaki kurumlarda genel politika tespiti, araştırma, planlama, programlama, yönetim ve denetim gibi işlerde görevli ve yetkili olanların memur oldukları belirtilmiştir.

Memur, sözleşmeli personel ve işçinin ortak noktası, ücret karşılığı bağımlı çalışmalarıdır. Memur genel idare esaslarına göre yürütülen asli ve sürekli kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinde görevlendirilir. İşe alınması ( atama ) idari işlemle olur. Yine memurların çalışma koşulları, hakları, ödev ve sorumlulukları ve memurluğun sona ermesi yasa ile belirlenmiştir. Bu konularda memur ile onu atayan idare arasında farklı bir uygulamanın kararlaştırılması söz konusu olamaz.

657 sayılı Yasanın 4/B maddesinde ise, “kalkınma planı, yıllık program ve iş programlarında yer alan önemli projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi, işletilmesi ve işlerliği için şart olan, zaruri ve istisnai hallere münhasır olmak üzere özel bir meslek bilgisine ve ihtisasına ihtiyaç gösteren geçici işlerde, kurumun teklifi üzerine Devlet Personel Dairesi ve Maliye Bakanlığının görüşleri alınarak, Bakanlar Kurulunca geçici olarak sözleşme ile çalıştırılmasına karar verilen ve işçi sayılmayan kamu hizmeti” yapanların sözleşmeli personel oldukları açıklanmışta

399 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Personel Rejiminin Düzenlenmesi ve 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin 3 üncü maddesinde, teşebbüs ve bağlı ortaklıklarda hizmetlerin memurlar, sözleşmeli personel ve işçiler eliyle gördürüleceği belirtilmiştir. Anılan maddenin ( b ) bendinde, “Teşebbüs ve bağlı ortaklıklarda, Devlet tarafından tahsis edilen kamu sermayesinin kârlı, verimli ve ekonominin kurallarına uygun bir şekilde kullanılmasında bulunduğu teşkilat, hiyerarşik kademe ve görev unvanı itibariyle kuruluşunun kârlılık ve verimliliğini doğrudan doğruya etkileyebilecek karar alma, alınan kararları uygulatma ve uygulamayı denetleme yetkisi verilmiş asli ve sürekli görevler genel idare esaslarına göre yürütülür. Teşebbüs ve bağlı ortaklıkların genel idare esaslarına göre yürütülmesi gereken asli ve sürekli görevleri; genel müdür, genel müdür yardımcısı, teftiş kurulu başkanı, kurul ve daire başkanları, müessese, bölge, fabrika, işletme ve şube müdürleri, müfettiş ve müfettiş yardımcıları ile ekli ( 1 ) sayılı cetvelde kadro unvanları gösterilen diğer personel eliyle gördürülür. Bunlar hakkında bu Kanun Hükmünde Kararnamede belirtilen hükümler dışında 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu hükümleri uygulanır” şeklinde kurala yer verilerek, anılan kurumlarda çalışanlar bakımından memur kavramı ortaya konulmuş, ( c ) bendinde ise, ” ( b ) bendi dışında kalan sözleşmeli personel, teşebbüs ve bağlı ortaklıkların genel idare esasları dışında yürüttükleri hizmetlerinde bu Kanun Hükmünde Kararnamede belirtilen hukuki esaslar çerçevesinde akdedilecek bir sözleşme ile çalıştırılan ve işçi statüsünde olmayan personel” sözleşmeli personel olarak ifade edilmiştir.

Bu anlatıma göre; 657 sayılı Yasanın 4/B maddesinde açıklanan işlerde, özel bir meslek bilgisi ve uzmanlığı olan kişilerin, Bakanlar Kurulu Kararı ile geçici olarak çalıştırılan ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 3/b maddesi uyarınca genel idare esaslarına göre hizmet yürüten memur ve işçi sayılmayan çalışanlar, sözleşmeli personel olarak ifade edilmelidir. 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye göre sözleşmeli personele 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu uygulanır. Ayrıca 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Kamu İktisadi Teşebbüslerinde sözleşmeli personel çalıştırılmasının esasları belirlenmiştir.

Sözleşmeli personel kural olarak sosyal güvenlik sistemi açısından memurlar gibi Emekli Sandığına tabidir. Ancak Kamu İktisadi Teşebbüslerinde çalışanlar açısından, işçilikten sözleşmeli personel statüsüne geçiş veya daha önce sözleşmeli personel olarak görev yapanların daha sonra işçi statüsü ile çalıştırılmaları mümkündür. Daha önce işçi olarak çalışan ve Sosyal Sigortalar Kurumuna prim ödeyen çalışanın, görev ve unvanında yükselme sonucu sözleşmeli personel olarak atanması sonrasında dahi, sosyal güvenlik yönünden önceki uygulamaya devam edildiği ve primlerini adı geçen kuruma ödediği görülmektedir. Bazen de bunun aksine Emekli Sandığına bağlı sözleşmeli personelin, sonradan işçi statüsüne geçmiş olmasına karşın, anılan sosyal güvenlik kurumu ile olan bağlantısı devam etmektedir. Bu itibarla, sosyal güvenlik açısından bağlı olunan kurum, çalışanın hukuki statüsünü belirlemek açısından tek başına yeterli olmamaktadır. Dairemizin 25.07.2008 gün ve 2007/22173 E, 2008/22066 K. sayılı kararı da bu yöndedir.

Memur ve sözleşmeli personelin konumu statü hukukunu ilgilendirdiğinden, idare ile çıkacak olan uyuşmazlıklar iş mahkemeleri yerine idari yargı yerinde çözümlenmelidir. Uyuşmazlık Mahkemesi’nin 1995/1 Esas 1996/1 Karar sayılı ilke kararında, özelleştirme kapsamında olsun veya olmasın Kamu İktisadi Teşebbüslerinde sözleşmeli personel statüsünde çalışanların kurumları ile olan ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu hükme bağlanmıştır. Çalışmaların bir kısmının sözleşmeli personel bir kısmının da işçilikte geçmesi halinde, iş hukukunun uygulanması sadece işçilikte geçen dönemle sınırlı kalır.

Dairemiz kararlarında, 657 sayılı Yasanın 89 uncu maddesine uygun olarak, Bakanlar Kurulu kararnamesi doğrultusunda ve sınavla işe alınan halk eğitim merkezi kurs öğretmeninin işçi olmadığı kabul edilmiştir ( Yargıtay 9. HD. 14.02.2000 gün 1999/19571 E, 2000/1395 K. ). Yine, çıraklık eğitim merkezinde görev alan usta öğretici için de aynı sonuca varılmıştır ( Yargıtay 9. HD. 28.04.2003 gün 2002/23990 E, 2003/7205 K. ).

Somut olayda davacı davalı genel müdürlük bünyesinde suflöz olarak görev yapmıştır. Davalı tarafından dosyaya sunulan, davacıyla aralarında her yıl yapılan sözleşmelerde Maliye Bakanlığınca 375 sayılı KHK ek 7. madde uyarınca vize yapıldığı görülmektedir. Ayrıca yine davalı tarafından sunulan davacıya ait personel kimlik kartında da unvanı “süreli sözleşmeli personel” olarak görünmektedir.

Her ne kadar yargılama sırasında taraflarca davacının işçi olmadığı iddia edilmemişse de, görev hususu mahkemece re’sen araştırılmalıdır. Buna göre davacının statü hukukuna tabi olup olmadığı araştırılıp değerlendirilmeksizin karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

F ) Sonuç:

SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebepten dolayı BOZULMASINA, bozma sebebine göre sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, 06.12.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

10. HUKUK DAİRESİ

E. 2009/15993

K. 2011/19159

T. 22.12.2011

SAĞLIK YARDIMI TUTARININ TAHSİLİ ( Sağlık Sigortası Hükümleri Kapsamında – Yetersiz Bilirkişi Raporunun Hükme Dayanak Kılınmasının İsabetsiz Olduğu/Hüküm Altına Alınan Tutarın Davalı Kurumdan Alınarak Kendisine Husumet Yöneltilmeyen Dava Dışı Hastaneye Ödenmesi Gerektiğinin Tespitinin Doğru Olmadığı )

SAĞLIK SİGORTASI ( Sağlık Yardımı Tutarının Tahsili – Yapılacak Muayene Tetkik Tahlil Müdahale Ameliyat ve Tedavilere Ait Fiyat Tarifesi Esas Alınmak Suretiyle Konuda Uzman Farklı Bilirkişilerden Rapor Alınması Gerektiği )

BİLİRKİŞİ RAPORU ( Yapılacak Muayene Tetkik Tahlil Müdahale Ameliyat ve Tedavilere Ait Fiyat Tarifesi Esas Alınmak Suretiyle Konuda Uzman Farklı Bilirkişilerden Rapor Alınması Gerektiği – Sağlık Yardımı Tutarının Tahsili )

HUSUMET ( Sağlık Yardımı Tutarının Tahsili – Hüküm Altına Alınan Tutarın Davalı Kurumdan Alınarak Kendisine Husumet Yöneltilmeyen Dava Dışı Hastaneye Ödenmesi Gerektiğinin Tespitinin Doğru Olmadığı )

1479/m.11,17

ÖZET : Dava, sağlık sigortası hükümleri kapsamında yer alan sağlık yardımı tutarının yasal faiziyle birlikte tahsili istemine ilişkindir. Davacı sigortalının eşinin tedavi gördüğü Üniversite ile Kurum arasında protokol düzenlenmediği belirgin olduğundan, tedavi tarihi itibariyle yürürlükte olan Sağlık Bakanlığı ‘na bağlı Yataklı Tedavi Kurumlarında Yapılacak Muayene – Tetkik – Tahlil – Müdahale – Ameliyat ve Tedavilere ait Fiyat Tarifesi esas alınmak suretiyle, konuda uzman farklı bilirkişilerden karşılaştırmalı, denetime elverişli, gerekçe içeren, Kurumca karşılanması gereken tutarı belirleyen rapor alındıktan sonra elde edilecek sonuca göre bir karar verilmelidir. Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece, anılan unsurları içermeyen yetersiz bilirkişi raporunun hükme dayanak kılınması isabetsiz olduğu gibi, yargılama sonunda verilecek kararın, yöntemince davada taraf olarak yer alanlar hakkında oluşturulabileceği yönündeki temel usul hukuku kuralına aykırı olarak, mahkemece yanılgılı değerlendirme sonucu, hüküm altına alınan tutarın davalı Kurumdan alınarak, kendisine husumet yöneltilmeyen dava dışı U… Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne ödenmesi gerektiğinin tespiti yönünde karar verilmesi de, usul ve yasaya aykırıdır.

DAVA : Dava, sağlık sigortası hükümleri kapsamında yer alan sağlık yardımı tutarının yasal faiziyle birlikte tahsili istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Hükmün, davalı SGK Başkanlığı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:

KARAR : 13.05.2003 tarihinde U… Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Ana Bilim Dalı’na yatarak yanık tedavisi gören eşi hakkında yapılan sağlık giderlerinin karşılanmasını 07.11.2003 günü davalı Kurumdan isteyen davacı sigortalının talebinin, anılan Üniversite ile aralarında protokol bulunmadığı ve gerekli belgelerin sigortalı tarafından kendilerine sunulmadığı gerekçesiyle reddedildiği, davacı tarafından Üniversite’ye ödeme yapılmadığı anlaşılmaktadır.

Davanın yasal dayanağı olan 1479 sayılı Kanunun tedavi tarihi itibarıyla yürürlükte olan ek 11’inci maddesinde, sağlık sigortası yardımlarından yararlanacaklar sayılarak, sağlık hizmetinin; Sağlık Bakanlığı, Sosyal Sigortalar Kurumu, mahalli idareler, üniversiteler, kamu iktisadi teşebbüslerine ait sağlık tesisleri ile gerçek ve tüzel kişilerden satın alınmak suretiyle yürütüleceği belirtilmiş, ek 17’nci maddesinde, sağlık hizmetlerinin gerektirdiği giderlerin Sağlık Bakanlığının yataklı tedavi kurumları için belirlediği fiyat tarifesini geçemeyeceği, ek 18’inci maddesinde, sağlık sigortası yardımlarının şekil ve koşullarının bu yardımlardan yararlanma esas ve usullerinin yönetmelikle düzenleneceği açıklanmıştır.

Diğer taraftan, tedavi tarihi itibarıyla yürürlükte olan Bağ-Kur Sağlık Sigortası Yardımları Yönetmeliği’nin 6’ncı maddesinde, sağlık hizmetinin; Sağlık Bakanlığı, Sosyal Sigortalar Kurumu, mahalli idareler, üniversiteler ve kamu iktisadi teşebbüslerine ait sağlık tesisleri ile diğer sağlık tesislerinden satın alınmak suretiyle yürütüleceği, sağlık hizmetinin yürütülmesi ile ilgili esasların, hizmet satın alınacak kuruluş ile Kurum arasında yapılacak protokolle düzenleneceği, ancak, Kurumla protokolü bulunmayan resmi sağlık kurum ve kuruluşlarında muayene ve tedavi görenler için Sağlık Bakanlığı’na bağlı yataklı tedavi kurumlarında yapılacak muayene – tetkik – tahlil – müdahale – ameliyat ve tedavilere ait fiyat tarifesi üzerinden hesaplanmak suretiyle Kurumca saptanacak esaslar içerisinde ödeme yapılacağı, bunu aşan kısmın ilgili tarafından karşılanacağı öngörülmüş; 7’nci maddesinde, sağlık yardımlarından faydalanan kimselerin özel sağlık kuruluşunda yatırılarak tedavi altına alınmaları durumunda, vakanın aciliyeti raporla belgelenmek ve bu rapor Kurum tarafından kabul olunmak koşuluyla, bu sağlık kuruluşlarında yapılan tedavi giderlerinin Sağlık Bakanlığı’na bağlı yataklı tedavi kurumlarında yapılacak muayene – tetkik – tahlil – müdahale – ameliyat ve tedavilere ait fiyat tarifesi üzerinden hesaplanmak suretiyle ödeneceği bildirilmiş; 20’nci maddesinde, sağlık hizmetlerinin gerektirdiği giderlerin, 6’ıncı maddede sayılan kuruluşların yataklı tedavi kurumlarında yapılacak muayene, tedavi, tahlil, müdahale, ameliyat tedavilerine ait fiyat tarifeleri esas alınarak Kurum tarafından ilgili kuruluşlara ödeneceği, ancak, diğer sağlık kuruluşlarında yapılan tedavilerde, Sağlık Bakanlığı’nın resmi sağlık kuruluşları için belirlediği ücret tarifelerinin esas alınacağı, bunu aşan kısmının ise ilgili tarafından karşılanacağı hüküm altına alınmıştır. Önemle belirtilmelidir ki; söz konusu 7’nci maddede, özel sağlık kuruluşlarınca ilgili kişi yatırılarak yapılan tedavi giderlerinin ödenmesi, vakanın adiliğinin raporla belgelenmesi ve raporun Kurum tarafından kabul edilmesi koşullarına bağlanmış ise de, bu düzenleme, sağlık sigortasından yararlanma bakımından ilgililere daha geniş haklar tanıyan ve öngörülen şartları içermeyen 1479 sayılı Kanunun ek 17’nci maddesi hükmüne açıkça aykırı olduğundan, normlar hiyerarşisine göre sözü edilen Yönetmelik maddesinin uygulanma olanağı bulunmamaktadır.

Yukarıdaki yasal düzenleme ve açıklamalar ışığı altında dava değerlendirildiğinde, davacı sigortalının eşinin tedavi gördüğü Üniversite ile Kurum arasında protokol düzenlenmediği belirgin olduğundan, tedavi tarihi itibarıyla yürürlükte olan Sağlık Bakanlığı’na Bağlı Yataklı Tedavi Kurumlarında Yapılacak Muayene – Tetkik – Tahlil – Müdahale – Ameliyat ve Tedavilere Ait Fiyat Tarifesi ( 2003 Mali Yılı Bütçe Uygulama Talimatı Resmi Sağlık Kurumları Fiyat Tarifesi ) esas alınmak suretiyle, konuda uzman farklı bilirkişiden karşılaştırmalı, denetime elverişli, gerekçe içeren, Kurumca karşılanması gereken tutarı belirleyen rapor alındıktan sonra elde edilecek sonuca göre karar verilmelidir.

Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece, anılan unsurları içermeyen yetersiz bilirkişi raporunun hükme dayanak kılınması isabetsiz olduğu gibi, yargılama sonunda verilecek kararın, yöntemince davada taraf olarak yer alanlar hakkında oluşturulabileceği yönündeki temel usul hukuku kuralına aykırı olarak, mahkemece yanılgılı değerlendirme sonucu, hüküm altına alınan tutarın davalı Kurumdan alınarak, kendisine husumet yöneltilmeyen dava dışı U… Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne ödenmesi gerektiğinin tespiti yönünde karar verilmesi de, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 22.12.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

10. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/16147

K. 2012/14024

T. 18.7.2012

PRİME ESAS KAZANÇ TUTARININ TESPİTİ DAVASI ( Hizmet Akdinin Daha Önceki Bir Tarihte Sona Ermiş Olması Karşısında Yapılan Ödemelerin Çalışmanın Geçtiği Son Ayın Prime Esas Kazancında Gözetilmesi Gerektiği )

FAZLA ÇALIŞMA ÜCRETİ ( Prime Esas Kazanç Tutarının Tespiti Davası – Yargı Kararı ile Hak Kazanılan Ücret Niteliğindeki Kazançların Hak Kazanıldığı Dönemlerin Prime Esas Kazançlarına Dahil Edilmesinin İsabetsiz Olduğu )

PRİME ESAS KAZANÇ ( Tespit Davası – Hizmet Akdinin Daha Önceki Bir Tarihte Sona Ermiş Olması Karşısında Yapılan Ödemelerin Çalışmanın Geçtiği Son Ayın Prime Esas Kazancında Gözetilmesi Gerektiği )

506/m.77/1-a,b

ÖZET : Dava, prime esas kazanç tutarının tespiti istemine ilişkindir. Yargı kararı ile hak kazanılan ücret niteliğindeki kazançların hak kazanıldığı dönemlerin prime esas kazançlarına dahil edilmesi isabetsizdir. Ödenmesi koşuluyla, ödemenin yapıldığı ayın prime esas kazanç matrahına dahil edilmesi, hizmet akdinin daha önceki bir tarihte sona ermiş olması karşısında ise, yapılan ödemelerin çalışmanın geçtiği son ayın prime esas kazancında gözetilmesi gerekir.

DAVA : Dava, prime esas kazanç tutarının tespiti istemine ilişkindir.

Mahkemece, “Davanın kabulü ile, davacının 01.07.1998 – 31.12.1998 döneminde aylık 93,08, 01.01.1999 – 31.12.1999 döneminde aylık 210,33, 01.01.2000 – 31.12.2000 döneminde aylık 297,37, 01.01.2001 – 31.12.2001 döneminde aylık 377,03, 01.01.2002 – 31.12.2002 döneminde aylık 598,80, 01.01.2003 – 31.05.2003 döneminde aylık 504,35 TL. aylık prime esas kazançla çalıştığının tespitine” karar verilmiştir.

Hükmün, davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:

KARAR : Davanın yasal dayanağı, sigortalı ve işverenin Sosyal Güvenlik Kurumuna ödeyecekleri primlerin matrahını teşkil eden sigortalı kazançlarının nelerden ibaret olduğu ve istisnalarını gösteren ( mülga ) 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 77/1. maddesidir.

Anılan maddede prime esas kazançlar üç bent halinde gösterilmiştir. Buna göre; “Sigortalılarla işverenlerin bir ay için ödeyecekleri primlerin hesabında:

a ) Sigortalıların o ay için hak ettikleri ücretlerin,

b ) Prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkaktan sigortalılara o ay içinde ödenenlerin,

c ) İdare veya kaza mercilerince verilen karar gereğince ( a ) ve ( b ) fıkralarında yazılı kazançlar niteliğinde olmak üzere sigortalılara o ay içinde yapılan ödemelerin, Brüt toplamı esas alınır.”

Yasa gereğince, maddenin 2. fıkrasında istisnalara girmemesi koşuluyla hizmet akdi karşılığı elde edilen her türlü gelirden sigorta primi kesilmesi söz konusu olmaktadır.

506 sayılı Kanunda ücretin tanımı yapılmamıştır. Fakat m. 77-I-a’da sözü edilen “ücretler” kavramı içine asıl ücretle birlikte, fazla çalışma ücreti, hafta tatili ücreti, ulusal bayram ve genel tatil ücretleri gibi ücretlerinde girdiği kabul olunmaktadır. Bu ücretlerin sigortalıya fiilen ödenmesi şart olmayıp, onun adına o ay için tahakkuk ettirilmiş olması prime esas kazanca dahil edilmesi için yeterlidir.

Asıl ücretin eki niteliğinde bulunan prim ve ikramiyeler, prime esas kazançlar olarak brüt tutarları üzerinden ödendikleri aylar itibariyle prime esas tutulur. Bunların tahakkuk etmiş olması prime esas tutulmaları için yeterli olmamakta, ödenmiş olması da aranmamaktadır ( m. 77/I-b ).

İdare veya kaza mercileri tarafından verilen karar uyarınca sigortalılara yapılan ödemeler ( a ) ve ( b ) bentlerinde öngörülen ücret türlerinden ayrımsızdır. Fark, bunların yönetim ve yargı mercilerince verilmiş kararlardan kaynaklanmalarıdır. İşveren ile sigortalı işçi arasında “fazla çalışma ücreti” veya “prim, ikramiye” gibi konularda uyuşmazlık çıkar ve mahkemece, bu işçilik haklarının ödenmesine karar verilir ve sigorta primlerinin ödeneceği ay içinde bu paralar sigortalıya verilirse, bu ödemelerde prim matrahına dahil edilerek, prim hesabında göz önünde tutulur. Bu tür kazançlara salt hak kazanmak, bu kazançların prime esas alınması için yeterli bulunmamaktadır. ( Mustafa Çemberci, Sosyal Sigortalar Kanunu Şehri, Olgaç Matbaası, 1985 Baskı, s. 439 ).

Davaya konu somut uyuşmazlıkta, davacı, davalı işverenlere ait işyerinde çalıştığını belirterek, fazla çalışma ücreti de dahil olmak üzere bir kısım işçilik alacaklarının tahsili istemli olarak açtığı davada, fazla çalışma ücreti belirlenerek, istemin kısmen kabulüne karar verildiği, neticeten hükmün Yargıtay 9. HD’nce onanarak kesinleştiği; eldeki davada ise, davalı işverenlerin, fazla çalışma ücretini SSK’ya bildirilen prime esas kazanca dahil etmediklerini belirterek, “davalı işyerinden hak ettiği fazla çalışma ücretlerinin ve genel tatil alacaklarının da bildirilen kazancına katılarak prime esas kazançlarının tespitini” istemekte olup, mahkemece, kesinleşen yargı kararıyla hak kazanılan fazla çalışma, genel tatil ücretlerini dikkate alarak hesaplama yapan bilirkişi raporuna dayalı olarak, yıllık toplam prime esas kazanç toplamı aylara bölünerek prime esas kazancın hüküm altına alındığı görülmektedir.

Yargı kararı ile hak kazanılan ücret niteliğindeki kazançların hak kazanıldığı dönemlerin prime esas kazançlarına dahil edilmesi isabetsiz olup, ödenmesi koşuluyla, ödemenin yapıldığı ayın prime esas kazanç matrahına dahil edilmesi; hizmet akdinin daha önceki bir tarihte sona ermiş olması karşısında ise, yapılan ödemelerin çalışmanın geçtiği son ayın prime esas kazancında gözetilmesi gerekir.

Kabule göre; genel tatil ve fazla çalışma alacaklarından kaynaklanan prime esas fark kazancın, hak kazanılan ayın matrahına dahil edilmesi gerekirken, yıllık olarak hesaplama yapılmış olması da isabetsizdir.

Yukarıda açıklanan maddi ve yasal olgular dikkate alınarak yapılacak inceleme ile hüküm kurulması gerekirken, yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, davalı Kurum vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve karar bozulmalıdır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, Üye; Çetin Şen’in muhalefetine karşı; Başkan Süleyman Caner, Üyeler; Fatih Arkan, Ali İnceman ve Türkşen Akdamar’ın oylarıyla ve oyçokluğuyla, 18.07.2012 gününde karar verildi.

KARŞI OY :

Yargı kararı ile hak kazanılan ücret niteliğindeki kazançların hak kazanıldığı dönemlerin prime esas kazançlarına dahil edilmesi suretiyle kabulüne ilişkin yerel mahkeme kararının, ödenmesi koşuluyla, ödemenin yapıldığı ayın prime esas kazanç matrahına dahil edilmesi; hizmet akdinin daha önceki bir tarihte sona ermiş olması karşısında ise, yapılan ödemelerin çalışmanın geçtiği son ayın prime esas kazancında gözetilmesi gerektiğinden bahisle bozulması şeklindeki Dairemizin çoğunluk kararına, davanın reddi gerektiği kanaatiyle katılamamaktayım.

Şöyle ki;

Öncelikle davacının talebi net olarak anlaşılamamaktadır. Zira dava dilekçesinde davacı, davalılar Dilek ve Bedia’ya ait işyerinde asgari ücretin 1,8 katı ücretle çalıştığını, ayrıca sürekli fazla çalışması olmasına karşın prime esas kazancının asgari ücrete göre belirlenip, buna göre prim ödemesi yapıldığını ileri sürmüş, delil olarak da Tekirdağ İş Mahkemesinin 2006/221 esas sayılı dosyasını göstermiştir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin onaması ile kesinleşen, Tekirdağ İş Mahkemesinin 2006/221 esas sayılı, işçilik alacaklarına ilişkin bu dosyasında ise, kıdem ve ihbar tazminatı, fazla mesai ve izin ve genel tatile yönelik ücretler hükme bağlanmıştır.

Mahkemece temyize konu iş bu dosyada hüküm altına alınan taleplere gelince, 07.04.2010 tarihli bilirkişi raporunda tespit edildiği ileri sürülen, gerçek aylık ücret ( asgari ücretin 1,8 fazlası ), fazla mesai ve genel tatil ücretidir.

Ayrıca, 2006/221 sayılı dosyadaki talep konuları, işçilik alacağına ilişkin olması sebebiyle ispat vasıtaları da iş bu davadakinden farklıdır. Zira Mahkeme 2006/221 sayılı dosyada, tarafların dosyaya sundukları deliller ve tarafların kabulleriyle bağlıdır. İşçilik alacaklarına ilişkin olarak 2006/221 sayılı dosyada kesinleşen bu hüküm, iş bu davada sadece davalılar Dilek ve Bedia yönünden güçlü delil olarak değerlendirilebilir. Davada taraf sıfatı bulunmayan SGK yönünden ise güçlü delil olmamaktadır. Oysaki görülmekte olan iş bu davada sosyal güvenlik hakkının yaşama geçirilmesi üzerindeki etkisi ve kamu düzenine ilişkin yönü gözetilerek, tarafların gösterdiği kanıtlarla bağlı kalınmayıp, gerektiğinde re’sen kanıt toplanabileceği gerçeği de gözetilerek inceleme yapılması; sosyal güvenlik hakkı yönünden hak kaybını önleyici bir karar verilmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Hal böyle olunca da 2006/221 sayılı dosyadaki delillere itibar edip sonuca gitmek mümkün olmayacaktır.

Öte yandan, davanın yasal dayanağı, sigortalı ve işverenin Sosyal Güvenlik Kurumuna ödeyecekleri primlerin matrahını teşkil eden sigortalı kazançlarının nelerden ibaret olduğunu ve istisnalarını gösteren, talep konusu dönemde yürürlükte olan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 77’nci maddesinin l’nci fıkrasıdır.

“Prime esas ücretler” başlıklı 77’nci maddesinin l’nci fıkrasına göre;

“Sigortalılarla işverenlerin bir ay için ödeyecekleri primlerin hesabında:

a ) Sigortalıların o ay için hak ettikleri ücretlerin,

b ) Prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkaktan sigortalılara o ay içinde ödenenlerin,

c ) İdare veya kaza mercilerince verilen karar gereğince ( a ) ve ( b ) fıkralarında yazılı kazançlar niteliğinde olmak üzere sigortalılara o ay içinde yapılan ödemelerin,

Bu madde metnine göre, yaşlılık aylığı almaya başlamış olanların sonradan kaza mercilerince verilen kararlar gereğince ( a ) ve ( b ) fıkralarında yazılı kazançlar niteliğindeki hak ettikleri ücretlerin artık “Prime esas ücret” olarak sayılması mümkün bulunmayacaktır. Burada sözü edilen sigortalılara o ay içinde yapılan ödemeler, fiilen çalışması sürmekte olanlar bakımından geçerlidir.

Nitekim, bu durumun yol açtığı hak kayıplarının önüne geçilmesi bakımından 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun “Prime Esas Kazançlar” başlıklı 80. maddesinin l’nci fıkrasının ( d ) bendiyle benimsenen, “…yargı mercilerince verilen kararlara istinaden, sonradan ödenen ücret dışındaki ödemelerin hizmet akdinin mevcut olmadığı veya askıda olduğu bir tarihte ödenmesi durumunda, 82 nci madde hükmü de nazara alınmak suretiyle prime esas kazancın tabi olduğu en son ayın kazancına dahil edilir…” şeklindeki düzenlemeyle, Dairemizin bozma kararını kısmen haklı kılacak bir uygulama kabul edilmiştir. Dolayısıyla, talep konusu dönem bakımından geçerli olan mevzuata göre davacı için 31.10.2003 tarihinde hizmet akdi sona ermiş ve bu çalışmalarından dolayı kendisine yaşlılık aylığı bağlanmış olması durumunda sonradan kaza mercilerince verilen kararlar gereğince ( a ) ve ( b ) fıkralarında yazılı yargı kararı ile hak kazanılan ücret niteliğindeki kazançların artık “Prime esas ücret” olarak sayılması mümkün bulunmayacaktır.

Kaldı ki, gerek Mahkemenin kabulü, gerek Dairemizin bozma kararındaki kabul durumları dikkate alındığında, davacı bakımından yeniden fark kıdem tazminatı ve yaşlılık aylığı hesaplaması gündeme gelebilecek ki bu hal hem fark kıdem tazminatı ödemesi yükümlüsü olacak işverenler yönünden, hem de yeniden fark yaşlılık aylığı hesaplaması ve yapılacak bu hesaplamaya göre de fark yaşlılık aylığı ödemesi yükümlüsü olacak davalı Kurum yönünden, hakkaniyete uygun düşmeyecektir.

SONUÇ : Açıklanan sebeplerle reddi gereken davanın kabulüne ilişkin yerel mahkeme kararının bozma gerekçelerini isabetli bulmadığımdan bu yönde oluşan Dairemizin çoğunluk kararına katılamıyorum.

yarx

T.C.

YARGITAY

11. HUKUK DAİRESİ

E. 2011/8218

K. 2012/14979

T. 3.10.2012

TAZMİNAT DAVASI ( Bankanın Kendisine Yüklenen Kontrol Görevini Kusurlu Bir Davranışla İhlal Ederek Sahte veya Tahrif Olunmuş Bir Çeki Ödemesi Halinde Yapılan Ödemeden Doğan Zararı Tazmin Borcu Altına Gireceği )

BANKANIN KONTROL GÖREVİ ( Ödenmek Üzere Kendisine İbraz Edilen Çeki İmzanın Gerçek ve İçeriğinde Tahrifat Olup Olmadığı Açısından Kurallara Uygun ve İtinalı Şekilde Kontrol Etmek Borcunu Yüklendiği – Tazminat Davası )

KEŞİDECİ İMZASI ( Tazminat Davası – Bankanın Kendisine Yüklenen Kontrol Görevini Kusurlu Bir Davranışla İhlal Ederek Sahte veya Tahrif Olunmuş Bir Çeki Ödemesi Halinde Çek Anlaşmasının İhlali Sebebiyle Keşideciye Karşı Sorumlu Olduğu )

BANKANIN SORUMLULUĞU ( Tazminat Davası – Kendisine Yüklenen Kontrol Görevini Kusurlu Bir Davranışla İhlal Ederek Sahte veya Tahrif Olunmuş Bir Çeki Ödemesi Halinde Çek Anlaşmasının İhlali Sebebiyle Keşideciye Karşı Sorumlu Olduğu )

6762/m.38,39,74

ÖZET : Dava, kendisine ibraz edilen çekteki keşideci imzasının bankada mevcut borçlunun yetkili temsilcisinin imza sirkülerindeki imzadan farklı olması nedeniyle bankanın çek bedelini ödememesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. Muhatap banka, ödenmek üzere kendisine ibraz edilen çeki, imzanın gerçek ve içeriğinde tahrifat olup olmadığı açısından kurallara uygun ve itinalı şekilde kontrol etmek borcunu yüklenmiştir. Muhatap bankanın, kendisine yüklenen kontrol görevini kusurlu bir davranışla ihlal ederek, sahte veya tahrif olunmuş bir çeki ödemesi halinde, çek anlaşmasının ihlali sebebiyle keşideciye karşı sorumlu olduğu ve yapılan ödemeden doğan zararı tazmin borcu altına gireceği gözetilmelidir.

DAVA : Taraflar arasında görülen davada Karşıyaka Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 23.03.2011 tarih ve 2010/159-2011/99 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, alacaklısı müvekkili şirket olan iki adet çekin ibrazında davalı banka tarafından “işbu çek üzerindeki imza ile keşidecinin şube nezdindeki imza sirkülerindeki imzası uyuşmadığından herhangi bir işlem yapılmamıştır” şerhi yazılarak iade edildiğini, çek hamili olan müvekkili tarafından durumun düzeltilmesi için keşideci şirket ile temasa geçmek istenmişse de şirketin adresini terk ettiğinin anlaşıldığını, ibraz tarihlerinde çeklerin bankada karşılıkları olmasına ve keşideci imzasında gerçekte bir hata olmamasına karşın davalı banka tarafından çeklerin ödenmediğini ileri sürülerek; 10.214,00 TL alacağın dava tarihinden itibaren hesaplanacak avans faizi ile birlikte davalı bankadan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, Bankacılık Hizmetleri sözleşmesi gereğince dava konusu çeklerin borçlusu olan şirketin yetkili değişikliğini bildirmesi gerekirken, bu değişikliği zamanında bildirmediğini, davalı Banka’ya kusur izafe edilemeyeceğini savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu ve dosya kapsamına göre, dava konusu çeklerin borçlusu olan firma adına keşideci sıfatıyla imza koyan Abdullah’ın yasal temsil yetkisinin 26.11.2007 tarihinde noterden tasdik edildiği ve 30.11.2007 tarihli T.T.S.G.’de yayınlandığı halde davalı muhatap bankanın TTK’nın 38. ve 39. maddelerine göre sorumluluğunu göz ardı ederek 03.08.2008 tarihinde tahsil için bankaya ibraz edilen çekleri iade ettiği, keşidecinin çeklerin rızası hilafına elden çıktığı konusunda bankaya herhangi bir talimatta bulunmadığı, davalı banka tarafından, hesapta yeterli karşılığı olan çek bedellerinin bloke bir hesaba alınarak yapılacak araştırmadan sonra ödenmesinde bir mahsur saptanmadığı takdirde davacı hamiline ödenmesi, aksi durumda çekler gerekçesi yazılmak suretiyle iade edildikten sonra bloke edilen karşılığın da tekrar hesaba iade edilmesi gerekirken bu işlemlerin yapılmadığı ve davacının zarara uğratıldığı gerekçesiyle; davanın kabulüne, 10.214,00 TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.

Dava, kendisine ibraz edilen çekteki keşideci imzasının bankada mevcut borçlunun yetkili temsilcisinin imza sirkülerindeki imzadan farklı olması nedeniyle bankanın çek bedelini ödememesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkin olup, yukarıda yapılan özetten de anlaşılacağı üzere mahkemece bankanın kusurlu olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

6762 sayılı TTK’nın 724 ncü maddesi “Sahte veya tahrif edilmiş bir çeki ödemiş olmasından doğan zarar muhatabına ait olur; meğer ki, senette keşideci olarak gösterilen kimseye kendisine bırakılan çek defterini iyi saklanmamış olması gibi bir kusurun isnadı mümkün olsun” hükmünü haiz olup, muhatap yönünden, yasadan doğan kusursuz sorumluluk öngörülmüştür. Yani muhatap banka çek anlaşması dolayısıyla, keşideciye karşı, ödenmek üzere kendisine ibraz edilen çeki, imzanın gerçek ve içeriğinde tahrifat olup olmadığı açısından kurallara uygun ve itinalı şekilde kontrol etmek borcunu yüklenmiştir. Keşidecinin imzasının gerçek olup olmadığı ise bankada mevcut imza örneğiyle karşılaştırma yapılarak tespit edilir. Muhatap banka, kendisine yüklenen kontrol görevini kusurlu bir davranışla ihlal ederek, sahte veya tahrif olunmuş bir çeki öderse anılan yasa maddesi uyarınca, keşideciye karşı, çek anlaşmasının ihlali sebebiyle, sorumlu olur ve yapılan ödemeden doğan zararı tazmin borcu altına girer. Somut olayda, davalı banka kendisinde bulunan imza sirkülerindeki imza ile ibraz edilen çekteki keşideci imzasının karşılaştırılması neticesinde imzaların farklı olması nedeniyle ödemede bulunmamış olup basiretli bir tacir gibi hareket etme zorunluluğu bulunan ve bir güven kurumu olan bankanın sahte olduğunu tespit ettiği bir çeki ödememesi esasen bankanın görevidir. Bankada mevcut imza sirküleri dikkate alındığında çekin sahte olduğununun düşünülmesinde bir yanlışlık olmadığından ödeme yapmaması nedeniyle bankanın kusurlu olduğunu kabul etmek mümkün değildir.

Bununla birlikte; her ne kadar dava konusu çeklerin borçlusu olan firma adına keşideci sıfatıyla imza koyanın yasal temsil yetkisinin T.T.S.G.’de yayınlandığı halde davalı muhatap bankanın TTK’nın 38. ve 39. maddelerine göre sorumluluğunu göz ardı ettiği, davalı banka tarafından, hesapta yeterli karşılığı olan çek bedellerin bloke bir hesaba alınarak imzanın sahihliğini araştırarak sonucuna göre işlem yapması gerektiği kabul edilmişse de; T.T.S.G.’de imza sirküleri ilan edilmediğinden bankanın imza incelemesini ancak elindeki imza sirküleriyle yapabilecek olması, çek bedeli kadar bloke koyulmasının da ancak teyitli çekler ( bloke çekler ) için söz konusu bulunması sebebiyle mahkemenin bu yönlere ilişen kabulü yerinde görülmemiştir. Şöyle ki; çekin teyit veya sertifikasyonu, muhatap banka tarafından, çekin ön veya arka yüzüne “teyitli”, “bloke”, “teyit edilmiştir”, “karşılığı vardır”, “çek bedeli bloke edilmiştir” veya benzeri sözcükler yazılarak, tarih ve imza atılmak suretiyle yapılmakta, muhatap banka bu teyitle çek bedelini ve teyit ettiği miktarda ödeme zorunluluğunu peşinen kabul edip, çek bedelinin blok edilmesi ve bloke edilen çek bedelinin ayrı bir hesaba alınması işlemini yapabilmektedir. Davaya konu çek ise bu nitelikte bir çek olmadığından bankaya anılan çek bedellerini bloke bir hesaba alma yükümlülüğünün yüklenmesi, bu yönde verilen yasal dayanağı olmayan bilirkişi raporu nazara alınarak karar verilmesi doğru görülmemiş, hükmün bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davalı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 03.10.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

11. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/6179

K. 2012/15277

T. 5.10.2012

ORTAKLIK İLİŞKİSİNİN KURULMADIĞININ TESPİTİ İSTEMİ ( Verilen Kesin Mehile Rağmen Gider Avansının Ödenmemesi Durumunda Davanın Dava Şartı Yokluğu Nedeniyle Reddine Karar Verilebileceği )

DAVA ŞARTI NOKSANLIĞI ( Ortaklık İlişkisinin Kurulmadığının Tespiti İstemi – Verilen Kesin Mehile Rağmen Gider Avansının Ödenmemesi Durumunda Davanın Dava Şartı Yokluğu Nedeniyle Reddine Karar Verilebileceği )

KESİN SÜRE ( Ortaklık İlişkisinin Kurulmadığının Tespiti İstemi – Verilen Kesin Mehile Rağmen Gider Avansının Ödenmemesi Durumunda Davanın Dava Şartı Yokluğu Nedeniyle Reddine Karar Verilebileceği )

GİDER AVANSI ( Süresinde Ödenmemesi Nedeniyle Davanın Usulden Reddedilebilmesi İçin Yargılamanın Geldiği Aşamaya Göre Hakimin Kesin Vicdani Kanaatinin Oluşması İçin Hangi Delillere İhtiyaç Duyulduğu ve Bu Delillerin Elde Edilmesi İçin Gereken Masrafların Belirtilmesi Gerektiği – Ortaklık İlişkisinin Kurulmadığının Tespiti İstemi )

6100/m.114/g,115,120,448

ÖZET : Dava, geçerli şekilde ortaklık ilişkisinin kurulmadığının tespiti ve davalıya verildiği iddia edilen paranın tahsili istemlerine ilişkindir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önce açılıp, tahkikat aşamasında bulunan, yani bir kısım delillerin toplandığı davalarda, dava şartı olan gider avansına ilişkin düzenlemelerin uygulanıp, kesin mehile rağmen süresinde ödenmemesi nedeniyle, davanın usulden reddedilebilmesi için, yargılamanın geldiği aşamaya göre, hakimin kesin vicdani kanaatinin oluşması için hangi delillere ihtiyaç duyulduğu ve bu delillerin elde edilmesi için gereken masraflar gerektiğinde ayrıntısı ile belirtilmeli; bunlar da gösterilmek suretiyle verilen kesin mehile rağmen gider avansının ödenmemesi durumunda, davanın, dava şartı yokluğu nedeniyle reddine karar verilebileceği gözetilmelidir.

DAVA : Taraflar arasında görülen davada Konya 3. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 23.02.2012 tarih ve 2011/62-2012/52 sayılı kararın duruşmalı olarak incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş olup, tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, davalılar tarafından yüksek faiz ve her an geri iade edileceği vaadiyle para toplandığını, müvekkili tarafından davalılara 42.267,67 DEM ödendiğini, kısa bir süre sonra paranın istenildiği halde davalılar tarafından iade edilmediğini ileri sürerek, müvekkilinin şirket ortağı olmadığının ve hisse senedinin geçersizliğinin tespiti ile 47.151,14 TL’nın faiziyle tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalılar, davaya cevap vermemiştir.

Mahkemece, davacının yatırılması gereken gider avansının eksik kalan kısmını verilen kesin süre içinde yatırmadığı gerekçesiyle 6100 sayılı HMK’nın 115/2. maddesi gereğince dava şartı yokluğundan davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

Dava, geçerli şekilde ortaklık ilişkisinin kurulmadığının tespiti ve davalıya verildiği iddia edilen paranın tahsili istemlerine ilişkin olup, mahkemece, yargılama aşamasında yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114/g maddesi gereğince dava şartı olup, yatırılması gereken gider avansının kesin süreye rağmen yatırılmamış olması nedeniyle, anılan Yasa’nın 115. maddesi gereğince, davanın, usulden reddine karar verilmiştir.

01.10.2011 tarihinden itibaren yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun harç ve avans ödenmesi başlıklı 120. maddesine göre, “Davacı, yargılama harçları ile her yıl Adalet Bakanlığı’nca çıkarılacak gider avansı tarifesinde belirlenecek olan tutarı, dava açarken mahkeme veznesine yatırmak zorundadır. Avansın yeterli olmadığının dava sırasında anlaşılması halinde, mahkemece, bu eksikliğin tamamlanması için davacıya iki haftalık kesin süre verilir.” Anılan Kanunun 114. maddesinin “g” bendinde, gider avansının dava şartlarından olduğu belirtilmiştir. Dava şartlarının incelenmesini düzenleyen 115. maddesinde “Mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırır. Taraflar da dava şartı noksanlığını her zaman ileri sürebilirler. Mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak, dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder. Dava şartı noksanlığı, mahkemece, davanın esasına girilmesinden önce fark edilmemiş, taraflarca ileri sürülmemiş ve fakat hüküm anında bu noksanlık giderilmişse, başlangıçtaki dava şartı noksanlığından ötürü, dava usulden reddedilemez.” denilmiştir. Kanunun 448. maddesinde ise, kanun hükümlerinin, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanacağı belirtilmiştir.

Adalet Bakanlığı tarafından Hukuk Muhakemeleri Kanunu’un 120. maddesi gereğince hazırlanan gider avansı tarifesi ile buna ilişkin tebliğ, 30 Eylül 2011 tarih ve 28070 sayılı resmi Gazetede yayınlanmıştır. 01 Ekim 2011 tarihinden itibaren yürürlüğe giren Tarifenin 3. maddesinde, gider avansının, her türlü tebligat ve posta ücretleri, keşif giderleri, bilirkişi ve tanık ücretleri gibi giderleri kapsadığı belirtilmiş; 4. maddesinde, taraf sayısı, tanık sayısı, başvurulan deliller ( keşif gideri, bilirkişi ücreti vs. ) gözetilerek belirlenen tahmini yargılama giderinin, gider avansı olarak önceden yatırılması amaçlanmıştır. Tarifenin 6. maddesinde de, tarifenin yürürlüğe girmesinden önce açılmış olan davalarda, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 120. maddesinin ikinci fırkasına göre gider avansı ikmal ettirileceği belirtilmiştir.

Kanun’un 120/2 ve 448. maddeleri ile Tarifenin 6. maddesi birlikte değerlendirildiğinde, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğünden önce açılan davalarda da, gerektiğinde, dava şartı olan gider avansının ödenmesinin istenilebileceği, gider avansının kesin sürede ödenmemesi durumunda ise, Kanun’un 115. maddesi gereğince, davanın dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddedileceği anlaşılmaktadır.

Dava şartı olan gider avansı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğünden sonra açılan davalar ile Kanun’un yürürlüğünden önce açılmış olup da, henüz tahkikat aşamasına geçilmemiş olan davalarda tarifede belirtilen miktarlar esas alınarak kolaylıkla uygulanabilecektir. Ancak, temyize konu davada olduğu gibi, Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten önce açılıp, tahkikat aşamasında bulunan, yani bir kısım delillerin toplandığı davalarda, dava şartı olan gider avansına ilişkin düzenlemelerin uygulanıp, kesin mehile rağmen süresinde ödenmemesi nedeniyle, davanın usulden reddedilebilmesi için, yargılamanın geldiği aşamaya göre, hakimin kesin vicdani kanaatinin oluşması için hangi delillere ihtiyaç duyulduğu ve bu delillerin elde edilmesi için gereken masraflar gerektiğinde ayrıntısı ile belirtilmeli; bunlar da gösterilmek suretiyle verilen kesin mehile rağmen gider avansının ödenmemesi durumunda, davanın, dava şartı yokluğu nedeniyle reddine karar verilebileceği gözetilmelidir. Dava şartı olan gider avansına ilişkin düzenlemelerde, adalete ulaşmanın zorlaştırılmasının değil; bilakis, yargılamada yapılabilecek giderler önceden alınarak, bu nedenle yargılamanın uzamasının önüne geçilmeye çalışıldığının amaçlandığı düşünüldüğünde; Kanunun yürürlüğünden önce açılıp, tahkikat aşamasında olan davalarda, gider avansının hangi deliller için istenildiğinin miktarıyla birlikte belirtilmesinin, adalet duygusuna ve yasanın amacına uygun olacağı açıktır.

Somut olayda, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğünden önce açılıp, bir kısım delillerin toplandığı temyize konu davada; 01.12.2011 tarihli duruşmada mahkemece “400,00 TL bilirkişi ücreti ve 50,00 TL de diğer işlemler için gider avansı olmak üzere toplam 450,00 TL’nın duruşma tarihinden itibaren 2 haftalık kesin süre içinde yatırılması” yönünde ara karar tesis edilmiş ve verilen süre içinde ara karar gereği yerine getirilmemiş ise de davanın geldiği aşama gözetildiğinde bilirkişi heyetinin kaç kişiden oluşacağı, nitelikleri ve isimleri ara kararda açıkça belirlenmemiş olması nedeniyle verilen kesin süre sonuç doğurmaz. Bu itibarla, anılan yasanın şeklen uygulanıp sadece miktar olarak belirtilen gider avansının, verilen kesin sürede ödenmemiş olması nedeniyle, dava şartı yokluğundan usulden davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz eden davacıya iadesine, 05.10.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

13. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/15893

K. 2012/25280

T. 9.11.2012

AYIPLI ARAÇ ( Satın Alınan Aracın Daha Önceden Pert Olduğu – Alıcının Araç Üzerindeki Kayıtları İnceleme Zorunluluğu Bulunmadığı ve Ayıba Karşı Tekeffül Hükümleri Gereği Sözleşmeyi Feshederek Satıcıdan Tazminat İsteyebileceğinin Kabulü )

SATIN ALINAN ARACIN SİGORTA VE DİĞER KAYITLARININ İNCELENMESİ ( Alıcının İnceleme Yükümlülüğü Bulunmadığı – Satıcının Sattığı Araçtaki Ayıpları Bilmese Dahi Sorumluluğunun Devam Edeceği/Ayıba Karşı Tekeffül Hükümlerinin Uygulanabileceği )

HUKUKİ AYIP ( Satışa Konu Aracın Ayıplı Olduğunun Kabulü/Pert Araç – Alıcının Satılan Aracın Per Olduğunun Gizlendiği İddiası/Satıcının Ayıpların Varlığını Bilmese Bile Sorumlu Olduğu/Alıcının Ayıbı Bildiğinin İspatlanamadığı/Ayıplı Araç )

SATIN ALINAN ARACIN PERT OLDUĞUNUN GİZLENMESİ ( Alıcının Aracın Pert Olduğunun Bildiğinin Kanıtlanamadığı – Satıcının Ayıba Karşı Sorumlu Olduğu/Davalıdan Tazminat İstenebileceği/Davalının İyiniyetli Olmadığı/Ayıba Karşı Tekeffül )

AYIBA KARŞI TEKEFFÜL HÜKÜMLERİNİN UYGULANMASI ( Alıcının Satın Aldığı Araçla İlgili Sigorta Kayıtları ve Diğer Kayıtları İncleme Yükümlülüğü Bulunmadığından Araçtaki Ayıp Nedeniyle Sözleşmeyi Feshederek Tazminat İsteyebileceği )

818/m. 194

ÖZET : Davacı, davalı şirketten satın aldığı aracın pert olduğunun davalı tarafından gizlendiğden zarara uğradığı iddiası ile eldeki davayı açmıştır.Davalı davaya konu aracı satın aldığı tarihten önceki pert olma durumundan haberi ve sorumluluğu olmadığını savunmuştur.Ancak, davacının satın aldığı araçla ilgili olarak tutulan kayıtları ve aracın sigorta kayıtlarını inceleme yükümlülüğü yoktur. Davalı satış öncesi davacıyı aracın pert olduğu konusunda bilgilendirdiğini veya alıcının bu hususu bildiğini, ispatlayamamıştır.Davalı iyi niyetli değildir.Satışa konu araç hukuki ayıplıdır.Satıcı ayıpların varlığını bilmese bile onlardan sorumludur.Davacı, ayıba karşı tekeffül maddeleri hükmüne göre sözleşmeyi feshedip tazminat istemekte haklıdır.

DAVA : Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı, davalı şirketten Noterde yapılan 24.05.2010 tarihli araç satış sözleşmesi ile dava konusu aracı satın aldığını, aracın sürekli arızalanması sonucunda Mersin 2. Sulh Hukuk Mahkemesi aracılığı ile yaptırdığı tespit sonucunda düzenlenen bilirkişi raporu ile aracın 23.12.2007 tarihinde geçirdiği kaza sonucunda pert olduğunun belirlendiğini, davalının sözleşme yapılırken aracın pert olduğunu gizlediğini belirterek aracın davalıya iadesi ile satış bedeli olarak ödediği 20.063,50 TL nin faizi ile tahsiline mümkün olmadığı takdirde fazla hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 10.563,05 TL nin faizi ile tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, davaya konu aracı Noterden 06.11.2008 tarihinde dava dışı 3. kişiden satın aldığını, aracın pert olmasına neden olan kazanın 2007 yılında meydana geldiğinden sorumluluklarının bulunmadığını, davacının aracı mevcut hali ile görüp, beğenip aldığını savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, dava konusu aracın pert olmasına neden olan kazanın 23.12.2007 tarihinde maydana geldiği, kaza tarihinde davalı şirketin malik olmadığından ve ayrıca davacının 24.05.2010 tarihli sözleşme ile aracı hali hazır durumu ile beğenip aldığı davalının kaza ve aracın pert olmak durumundan sorumlu olmadığı gerekçeleri ile davanın reddine karar verilmiş hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davaya konu aracın 23.12.2007 tarihli kaza ile pert olduğu uyuşmazlık konusu değildir. Davacı davalı şirketten 24.05.2010 tarihinde satın aldığı aracın pert olduğunun davalı tarafından gizlendiğini zarara uğradığı iddiası ile eldeki davayı açmıştır. Davalı davaya konu aracı 06.11.2008 tarihinde satın aldığından önceki pert olma durumundan haberi ve sorumluluğu olmadığını savunmuştur. Davacının satın aldığı araçla ilgili olarak Trafik Şube Müdürlüğünce tutulan kayıtları ve aracın sigorta kayıtlarını inceleme yükümlülüğü yoktur. Davalı satış öncesi davacıyı aracın pert olduğu konusunda bilgilendirdiğini veya alıcının bu hususu bildiğini, ispatlayamamıştır. Davalının iyi niyetli olduğu söylenemez. Satışa konu araç hukuki ayıplıdır. Satıcı ayıpların varlığını bilmese bile onlardan sorumludur. Davacı BK 194 ve sonraki ayıba karşı tekeffül maddeleri hükmüne göre sözleşmeyi feshedip tazminat istemekte haklıdır. Mahkemece davacının talep edebileceği alacağının miktarı konusunda uzman bilirkişi aracılığı ile taraf mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli şekilde araştırılıp tespit edilerek hasıl olacak sonuca uygun verilmesi gerekirken, yazılı şekilde davanın reddi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

SONUÇ : Davacının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacı yararına ( BOZULMASINA ), peşin alınan temyiz harcın istek halinde davacıya iadesine, 09.11.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

13. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/29645

K. 2012/30320

T. 31.12.2012

SATICININ TÜKETİCİ HAKEM HEYETİ KARARININ İPTALİ DAVASI ( Davalı Tarafında Tacir Sıfatını Taşıdığı/Tüketici Konumunda Bulunmadığı – 4077 S.K. Uygulama Alanı Bulunmadığı/Bu Nedenle Uyuşmazlıkta Hakem Heyetinin Görevli Olmadığının Kabulü )

DAVALININ TACİR SIFATI BULUNMASI ( Mal ve Hizmet Piyasalarında Tüketiicnin Taraflardan Birini Oluşturması Gereği – Davalının Tacir Sıfatı Nedeniyle 4077 S.K. Kapsamında Bulunmadığı/Hakem Heyetinin Görevli Bulunmadığının Kabulü Gereği )

MAL VE HİZMET PİYASALARINDA TÜKETİCİ KONUMUNDA BULUNULMAMASI ( Davalının Tacir Sıfatı Nedeniyle Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanunun Uygulama Alanı Bulunmadığı – Hakem Heyetinin Görevli Olmadığı/Hakem Kararının İptali Gerektiği )

4077/m. 1,2,23

ÖZET : Satıcının hakem kurulu kararına itiraz davasında, yerel mahkeme görevsizlik kararı vermiştir.Ancak, 4077 S.K.belirtilen amaçlarla mal ve hizmet piyasalarında tüketicinin taraflardan birini oluşturduğu her türlü tüketici işlemine ait yargılamanın Tüketici Mahkemesinde görüleceği belirtilmiştir.Eldeki davada davalı taraf tacir olduğu için bu yasa kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle çıkan uyuşmazlıkta hakem heyeti görevli olmayıp, bu sebeple mahkemece Tüketici Hakem Heyetinin kararının iptali gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki satıcının hakem kurulu kararına itiraz davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın mahkemenin görevsizliğine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı, davalı şirkete 5.000 TL limitli kredi kartı verildiğini, davalı tarafın sözkonusu kredi kartı yıllık aidat ücretinin fahiş olduğu ve ödediği ücretlerin iadesi hususunda Altınekin Tüketici Hakem Heyetine başvurduğunu ve hakem heyetinin yıllık aidat ücretinin iadesi hususunda ( kendilerinin hakem heyetinin bu konuda görevsiz olduğu, uyuşmazlığın ticari işten kaynaklanan bir uyuşmazlık olması dolayısıyla davalı Limited Şirketinin tüketici sayılamayacağı hususunda dilekçe verdiklerini, ancak bu dilekçenin gözönüne alınmadığını belirttiği ) 26.11.2010 tarihinde karar verdiğini, bu kararın iptali ve icrasının durdurulması için tüketici mahkemesine başvurmuştur.

Davalı taraf ise, açılan davayı kabul etmediğini beyan etmiştir.

Mahkemece, davanın 4077 sayılı Yasa kapsamına girmediği, değer itibarı ile Sulh Hukuk Mahkemesinin görevli olduğu hususunda 11.10.2011 tarihinde görevsizlik kararı verilmiş; hüküm, davacı tarafından Asliye Hukuk Mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle temyiz edilmiştir.

1- 4822 sayılı Yasa ile değişik 4077 sayılı TKHK.nun amaç başlıklı 1. maddesinde yasanın amacı açıklandıktan sonra kapsam başlıklı 2. maddesinde bu kanunun 1. maddesinde “belirtilen amaçlarla mal ve hizmet piyasalarında tüketicinin taraflardan birini oluşturduğu her türlü tüketici işlemini kapsar” hükmüne yer verilmiştir. Olaydaki uyuşmazlığın davalı taraf tacir olduğu için bu yasa kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle çıkan uyuşmazlıkta hakem heyeti görevli olmayıp, bu sebeple mahkemece Tüketici Hakem Heyetinin kararının iptali gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması ( görevsizlik yönünde ) usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

2- Bozma nedenine göre davacının sair temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan 1 nolu bentte yazılı nedenlerle temyiz olunan kararın ( BOZULMASINA ), 2 nolu bent gereğince davacının temyiz itirazının incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan temyiz harcın istek halinde iadesine, 31.12.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

14. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/12127

K. 2012/13141

T. 9.11.2012

TAPU KAYDINDA KİMLİK BİLGİLERİNİN DÜZELTİLMESİ İSTEMİ ( Dava Konusu Taşınmazların Tapu Kayıtlarında Malik Olarak Görünen Kişinin Davacının Murisi Olduğuna Dair Tespit Hükmü Kurulması Gerekirken Davanın Kabulünün İsabetsiz Olduğu )

SOYADI BULUNMAYAN KİŞİ ( Tapu Kaydında Kimlik Bilgilerinin Düzeltilmesi İstemi – Tapu Maliklerinin Kimlik Bilgilerinin Nüfus Kayıtlarına Uygun Hale Getirilmesi Olduğundan Soyadı Bulunmayan Kişi Hakkında Soyadının Düzeltilmesi İstenemese de İdari Yönden Tapuda İntikal Yaptırılamadığı/Tespit Hükmü Kurulamayacağı )

TESPİT HÜKMÜ ( Tapu Kaydında Kimlik Bilgilerinin Düzeltilmesi İstemi – Dava Konusu Taşınmazların Tapu Kayıtlarında Malik Olarak Görünen Kişinin Davacının Murisi Olduğuna Dair Tespit Hükmü Kurulması Gerekirken Davanın Kabulünün İsabetsiz Olduğu )

4721/m.1027

ÖZET : Taşınmazların, kadastro tespiti ya da tescili sırasında mülkiyet hakkı sahibinin isim, soyisim, baba adı gibi kimlik bilgilerinin kayda eksik ya da hatalı işlenmesi, kayıt düzeltme davalarının kaynağını oluşturur. Bu tür davalarda kimlik bilgileri düzeltilirken, taşınmaz malikinin değişmemesi, mülkiyet aktarımına neden olunmaması gerekir. Davacı, murisine ait taşınmazların tapu kaydındaki kimlik bilgilerinin nüfus kaydı ile uyumlu hale getirilmesini istemiş, kimlik bilgileri düzeltilmesi istenen kişinin nüfus müdürlüğünden getirtilen nüfus kaydından soyadının bulunmadığı anlaşılmıştır. Tapu kaydında kimlik bilgilerinin düzeltilmesi davalarında amaç, tapu maliklerinin kimlik bilgilerinin nüfus kayıtlarına uygun hale getirilmesi olduğundan soyadı bulunmayan kişi hakkında soyadının düzeltilmesi istenemese de idari yönden tapuda intikal yaptırılamadığından zorunlu olarak açılan bu tür davalarda “çoğun içinde az da vardır” kuralı gereğince dava konusu taşınmazların tapu kayıtlarında malik olarak görünen kişinin davacının murisi olduğuna dair tespit hükmü kurulması gerekirken davanın kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.

DAVA : Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 04.06.2012 gününde verilen dilekçe ile tapu kaydında isim düzeltilmesi istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın kabulüne dair verilen 18.07.2012 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : Dava, tapu kaydına yanlış yazılan kimlik bilgilerinin düzeltilmesi isteğine ilişkindir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Hükmü, davalı vekili temyiz etmiştir.

Taşınmazların, kadastro tespiti ya da tapuya tescili sırasında mülkiyet hakkı sahibinin isim, soyisim, baba adı gibi kimlik bilgilerinin kayda eksik ya da hatalı işlenmesi, kayıt düzeltme davalarının kaynağını oluşturur. Bu tür davalarda kimlik bilgileri düzeltilirken, taşınmaz malikinin değişmemesi, diğer bir anlatımla mülkiyet aktarımına neden olunmaması gerekir.

Somut olayda, davacı murisine ait taşınmazların tapu kaydındaki kimlik bilgilerinin nüfus kaydı ile uyumlu hale getirilmesini istemiştir. Kimlik bilgilerinin düzeltilmesi istenen “İsmail oğlu A. A.”ın nüfus müdürlüğünden getirtilen nüfus kaydından soyadının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Tapu kaydında kimlik bilgilerinin düzeltilmesi davalarında amaç, tapu maliklerinin kimlik bilgilerinin nüfus kayıtlarına uygun hale getirilmesidir. Malik “İsmail oğlu A. A.” nüfus sicilinde soyadı mevcut olmadığından tapu kaydındaki kimlik bilgilerinde soyadının düzeltilmesi istenemeyeceği açıktır. Ancak, idari yönden tapuda intikal yaptırılmadığından zorunlu olarak açılan bu tür davalarda “çoğun içerisinde az da vardır” kuralı gereğince dava konusu taşınmazların tapu kayıtlarında malik olarak görünen “İsmail oğlu A. A.” ile davacının murisi “İsmail oğlu Ali”nin aynı kişi olduğuna dair bir tespit hükmü kurulması gerekirken yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş, bu sebeple hükmün bozulması gerekmiştir.

Kabule göre; tapu kayıt maliki davacının murisi “Ali”nin baba adı “İsmail” olduğu halde hüküm sonucunda “İsmail” yazılması da yerinde değildir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün ( BOZULMASINA ), 09.11.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

14. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/12646

K. 2012/14217

T. 6.12.2012

DELİL TESPİTİ İSTEMİ ( Nihai Kararlardan Olmadığından Temyizinin Mümkün Olmadığı )

NİHAİ KARAR ( Delil Tespiti İstemi – Delil Tespiti Kararı Nihai Kararlardan Olmadığından Temyizinin Mümkün Olmadığı )

TEMYİZİ KABİL KARARLAR ( Delil Tespiti İstemi – Delil Tespiti Kararı Nihai Kararlardan Olmadığından Temyizinin Mümkün Olmadığı )

6100/m.400,Geç.3

1086/m.427,454

ÖZET : Dava, delil tespiti istemine ilişkindir. Tespit davası başlı başına bir dava iken delil tespiti bir dava içinde kullanılacak delillerin tespiti için başvurulan bir yoldur. Yasada temyizi kabil kararlar sayılmış, nihai kararların temyiz edilebileceği belirtilmiş olup, delil tespiti kararı nihai kararlardan olmadığından temyizi mümkün değildir.

DAVA : Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 02.12.2011 gününde verilen dilekçe ile tespit istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; tespit isteminin reddine dair verilen 14.12.2011 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : Dava, delil tespiti istemine ilişkindir.

Mahkemece, tespit isteminin reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

6100 sayılı HMK’nın 400. maddesinde düzenlenen delil tespiti, ileride açılacak veya açılmış olan bir dava ile ilgili delillerin bazı şartlar altında zamanından önce toplanıp emniyet altına alınmasını sağlamak için kabul edilmiş bir kurumdur. Tespit davası başlı başına bir dava iken delil tespiti bir dava içinde kullanılacak delillerin tespiti için başvurulan bir yoldur. Nitekim davaya konu olayda istek, dava şeklinde değil mahkemenin değişik işler esasına kaydedilerek değerlendirilmiştir.

6100 sayılı HMK’nın Geçici 3. maddesi gereğince, bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş olan kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı HUMK’nın 427 ila 454. madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunacaktır. Aynı yasanın 427. maddesinde de temyizi kabil kararlar sayılmış; nihai kararların temyiz edilebileceği belirtilmiştir. Delil tespiti kararı nihai kararlardan olmadığından temyizi mümkün değildir.

Açıklanan bu nedenle temyiz dilekçesinin reddine karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz dilekçesinin REDDİNE, peşin alınan harcın istek halinde yatırana iadesine, 06.12.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

15. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/864

K. 2012/8048

T. 24.12.2012

ARSA PAYI KARŞILIĞI İNŞAAT YAPIM SÖZLEŞMESİNİN FESHİ ( Dava Dilekçesinde Davalının Sözleşmedeki Adresinin Gösterilmediği – Tüzelkişi Olan Davalı Kooperatif Adına Çıkartılan Davetiyenin Temsilcinin Konutunda Dedesi İmzasına Tebliğ Edilmiş Olmasının Geçersiz Olduğu )

USULSÜZ TEBLİGAT ( Kooperatif Aleyhine Açılan Davada Davetiyenin Yüklenici Kooperatifin Ticaret Siciline de Bildirilen Adresi Yerine Kooperatif Temsilcisinin İkamet Adresinde Aynı Konutta Oturan Dedesi İmzasına Tebliğ Edilmesinin Geçersiz Olduğu )

TÜZEL KİŞİLERE TEBLİGAT ( Davetiyenin Yüklenici Kooperatifin Ticaret Siciline de Bildirilen Adresi Yerine Kooperatif Temsilcisinin Konutunda Dedesi İmzasına Tebliğ Edilmesinin Geçersiz Olduğu – Arsa Payı Karşılığı İnşaat Yapım Sözleşmesinin Feshi )

SAVUNMA HAKKI ( Kanunun Gösterdiği İstisnalar Dışında Hakimin Her İki Tarafı Dinlemeden veya İddia ve Savunmalarını Beyan Etmeleri İçin Yasal Şekillere Uygun Biçimde Davet Etmeden Hüküm Vermesinin Mümkün Olmadığı )

1086/m.73

7201/m.12

ÖZET : Dava, arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin feshi, tapu iptali tescil, ipoteğin terkini ve alacağın tahsili istemlerine ilişkindir. Kanunun gösterdiği istisnalar dışında hakimin, her iki tarafı dinlemeden veya iddia ve savunmalarını beyan etmeleri için yasal şekillere uygun biçimde davet etmeden hüküm vermesi mümkün olmayıp, kooperatif aleyhine açılan davada; davetiyenin yüklenici kooperatifin Ticaret Siciline de bildirilen adresi yerine kooperatif temsilcisinin ikamet adresinde aynı konutta oturan dedesi imzasına tebliğ edilmesinin Tebligat Kanununun 12 ve devamı maddelerine aykırı olması nedeniyle geçersiz olduğu ve savunma hakkının kısıtlandığı gözetilmelidir.

DAVA : Mahalli mahkemece verilen hükmün duruşmalı olarak temyizen tetkiki davalı kooperatif temsilcisi tarafından istenmiş olmakla temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Dava, arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin feshi, tapu iptali tescil, ipoteğin terkini ve alacağın tahsili istemlerine ilişkindir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne dair verilen karar, davalı kooperatif yetkilisi tarafından temyiz edilmiştir.

Dava ve karar tarihinde yürürlükte olup uygulanması gereken 1086 sayılı HUMK’nın 73. maddesi gereğince kanunun gösterdiği istisnalar dışında hakimin, her iki tarafı dinlenmeden veya iddia ve savunmalarını beyan etmeleri için yasal şekillere uygun biçimde davet etmeden hüküm vermesi mümkün değildir.

Dava, kooperatif aleyhine açılmış, Mehmet temsilci olarak gösterilmiştir. Arsa sahipleri ile yüklenici kooperatif arasında Sakarya 3. Noterliği’nde imzalanan 13.12.1994 gün 36795 yevmiye nolu Düzenleme Şeklinde Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi ve Gayrimenkul Satış Vaadi Sözleşmesi’nde yüklenici kooperatifin adresi Y… İşhanı Kat:l No:37 A… olarak gösterilmiştir. Taraflar arasında Sakarya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2004/437 Esas sayılı dosyasında görülen davada kooperatifin adresi aynı yer olarak gösterildiği gibi Ticaret Sicilindeki adresi de aynıdır. Eldeki davada, dava dilekçesinde davalının bu adresi gösterilmemiş, kooperatif temsilcisi Mehmet’in adresi T… Mahallesi No:2 A… olarak bildirilmiştir. Bu adrese çıkartılan dava dilekçesini de ihtiva eden davetiye muhatap ile birlikte aynı konutta oturan dedesi Bayram’a meşruhatı yazılarak Bayram imzasına tebliğ edilmiştir. Temyiz dilekçesine ekli nüfus kayıtlarına göre Mehmet’in “Bayram” isminde dedesi bulunmadığı gibi tüzelkişi olan davalı kooperatif adına çıkartılan davetiyenin temsilcinin konutunda dedesi imzasına tebliğ edilmiş olması da Tebligat Kanunu 12 ve devamı maddelerine aykırı ve geçersizdir.

Bu durumda mahkemece davalıya usulüne uygun şekilde dava dilekçesi tebliğ edilip savunma imkanı tanındıktan sonra işin esası incelenip davanın sonuçlandırılması gerekirken geçersiz tebligata rağmen savunma hakkı kısıtlanarak davanın esası hakkında karar verilmesi doğru olmamış, bozulması uygun bulunmuştur.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davalı lehine BOZULMASINA, fazla alınan temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine, 24.12.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

16. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/3080

K. 2012/8107

T. 15.10.2012

KADASTRO TESPİTİ DAVASI ( Kök Murisin Terekesi Belirlendikten Sonra Taşınmazların Bulunduğu Yeri İyi Bilen Yaşlı Yansız Yerel Bilirkişi Tespit Bilirkişileri ve Taraf Tanıkları ile Yeniden Keşif Yapılması Gerektiği )

ZİLYETLİK SÜRESİ ( Kadastro Tespiti Davası – 50 Yıllık Kullanımın İnsan Ömrünü Aşan Zilyetlik Süresi Olarak Kabul Edilemeyeceği )

SENEDİN GEÇERLİLİĞİ ( Kadastro Tespiti Davası – Senette Satıcının İmzası Bulunmayıp Parmak İzi Olması Nedeniyle Tanzim Tarihinde Yürürlükte Bulunan Kanunda Düzenlenmiş Geçerli Bir Senet Olup Olmadığının Araştırılması Gerektiği )

FİİLİ TAKSİM ( Kadastro Tespiti Davası – Taşınmazların Davacıların Miras Bırakanı Tarafından Satıldığının Kanıtlanması Halinde Yapılan Satışın Hukuken Bir Değer Taşıyıp Taşımadığının Belirlenmesi Gerektiği )

YEREL BİLİRKİŞİ ( Kadastro Tespiti Davası – Kök Murisin Terekesi Belirlendikten Sonra Taşınmazların Bulunduğu Yeri İyi Bilen Yaşlı Yansız Yerel Bilirkişi Tespit Bilirkişileri ve Taraf Tanıkları ile Yeniden Keşif Yapılması Gerektiği )

3402/m.30

ÖZET : Dava, kadastro tespitine ilişkindir. 50 yıllık kullanım insan ömrünü aşan zilyetlik süresi olarak kabul edilemez. Mahkemece, kök murisin terekesi belirlendikten sonra, taşınmazların bulunduğu yeri iyi bilen, yaşlı, yansız yerel bilirkişi, tespit bilirkişileri ve taraf tanıkları ile yeniden keşif yapılmalı, mirasın paylaşmaya tabi tutulup tutulmadığı, her bir miras payına karşılık taşınır ya da taşınmaz mal verilip verilmediği, dava konusu taşınmazların kimin miras payına düştüğü, kim tarafından ne şekilde kullanıldığı olaylara dayalı olarak sorulup saptanmalı, yerel bilirkişi, tespit bilirkişileri ve tanık sözleri terekeye dahil taşınmazların tespit tutanakları ve kesinleşmiş iseler kadastroca oluşan tapu kayıtları ile denetlenmeli, beyanlar arasındaki çelişkiler giderilmeli, davalı tarafından dosyaya ibraz edilen senet örneğindeki kişinin kimliği ortaya çıkarılmalı senette satıcının imzası bulunmayıp, parmak izi olması nedeniyle tanzim tarihinde yürürlükte bulunan kanunda düzenlenmiş geçerli bir senet olup olmadığı araştırılarak taşınmazların davacıların miras bırakanı tarafından satıldığının kanıtlanması halinde yapılan satışın hukuken bir değer taşıyıp taşımadığı da araştırılarak bir hüküm kurulmalıdır.

DAVA : Taraflar arasında kadastro tespitinden doğan dava sonucunda verilen hükmün Yargıtay’ca incelenmesi istenilmekle; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı, inceleme raporu ve dosyadaki belgeler okundu, gereği görüşüldü:

KARAR : Kadastro sırasında Çulha Köyü çalışma alanında bulunan 101 ada 77, 117 ada 142, 117 ada 144, 124 ada 48, 133 ada 12,119 ada 110, 117 ada 143, 132 ada 39, 101 ada 97 parsel sayılı sırasıyla 9.099,77, 7.198,94, 640,77, 15.705,69, 16.000,18, 9.791,05, 554,57, 8.057,50 ve 13.361,07 metrekare yüzölçümündeki taşınmazlardan 101 ada 77, 117 ada 142, 117 ada 144, 124 ada 48, 133 ada 12 parseller Hasan, 119 ada 110 parsel Şefik, 117 ada 143 parsel Mulla, 132 ada 39, 101 ada 97 parseller ise Dudu adına tespit edilmiştir. Davacı Hüseyin, taşınmazların kök muris Mustafa’dan kaldığı ve taksim edilmediği iddiasıyla veraset ilamına göre mirasçıları adına tescili talebi ile dava açmıştır. Mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın reddine, çekişmeli taşınmazların tespit gibi tesciline karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Mahkemece, dava konusu taşınmazların öncesinin ortak miras bırakandan kaldığı, davalı tarafın 50 yılı aşkın zilyetliği bulunduğu, bu durumun fiili taksime karine olduğu, öte yandan davacının annesinin miras payını davalı tarafa devrettiği gerekçesiyle hüküm kurulmuş ise de varılan sonuç dosya kapsamına uygun olmadığı gibi, yapılan inceleme ve araştırma da yetersizdir. Dosya kapsamına göre dava konusu taşınmazların öncesinin kök muris Mustafa’dan kaldığı ihtilaf konusu değildir. Uyuşmazlık miras bırakanın ölümünden sonra usulüne uygun paylaşma yapılıp yapılmadığı noktasında toplanmaktadır. Mahkemece Mustafa’nın ölüm tarihi belirlenmemiş, buna karşılık mirasçı olup 1965 yılında ölen Yusuf’un bilinen kullanımının taksime karine olduğu kabul edilmiştir. 50 yıllık kullanım insan ömrünü aşan zilyetlik süresi olarak kabul edilemez. Hal böyle olunca kök muris Mustafa’nın terekesi belirlendikten sonra, dava konusu taşınmazların bulunduğu yeri iyi bilen, yaşlı, yansız yerel bilirkişiler, tespit bilirkişileri ve taraf tanıkları hazır olduğu halde yeniden keşif yapılmalıdır. Keşifte kök muris Mustafa’nın terekesinin, tüm mirasçıları ya da yasal temsilcilerinin katılımı ile paylaşmaya tabi tutulup tutulmadığı, her bir mirasçıya miras payına karşılık taşınır ya da taşınmaz mal verilip verilmediği, dava konusu taşınmazların kimin miras payına düştüğü, kim tarafından, ne şekilde kullanıldığı olaylara dayalı olarak sorulup saptanmalı, yerel bilirkişi, tespit bilirkişileri ve tanık sözleri terekeye dahil taşınmazların tespit tutanakları ve kesinleşmiş iseler kadastroca oluşan tapu kayıtları ile denetlenmen, beyanlar arasındaki çelişkiler gerektiğinde yüzleştirme yapılmak suretiyle giderilmeli, davalı tarafından dosyaya ibraz edilen 1965 tarihli senet örneğinde satıcı olan Ayşe’nin, murisin 1975 yılında ölen kızı Ayşe mi yoksa 1983 yılında ölen davacıların miras bırakanı Ayşe S… mi olduğu araştırılmalıdır. Senette satıcının imzası bulunmayıp, parmak izi olması nedeniyle tanzim tarihinde yürürlükte bulunan HUMK’nun 297. maddesine uygun düzenlenmiş geçerli bir senet olup olmadığı tartışılmalı, şeklen geçerli olduğu veya geçerli olmasa bile taşınmazların davacıların miras bırakanı Ayşe tarafından satıldığının kanıtlanması halinde; 1965 yılında Yusuf’un ölümüyle mirasçı konumuna geçen Hasan’a yapılan satışın hukuken değer taşıyıp taşımadığı tartışılmalı ve sonucuna göre hüküm kurulmalıdır.

SONUÇ : Mahkemece bu yönler göz ardı edilerek yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsiz olup, davacının temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün BOZULMASINA, 15.10.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

17. HUKUK DAİRESİ

E. 2011/9399

K. 2012/12504

T. 14.11.2012

TAZMİNAT DAVASI ( Trafik Kazasından Kaynaklanan – Davalı Çalışılmayan Günlere İlişkin Ücret Kaybı Nedeni İle Talep Edilen Tazminattan Sorumlu Tutulmamış Olmasına Karşın Söz Konusu Miktar İle Birlikte Hükmedilen Tedavi Masraflarına İlişkin Yargılama Giderlerinin Tamamından Sorumlu Tutulmasının Yanlış Olduğu )

TRAFİK KAZASINDA SORUMLULUK ( Tazminat Davası – Davacı Tarafın Davalı Sigorta Şirketine Davadan Önce İhbarda Bulunup Bulunmadığının Tespiti ile İhbarın Varlığından Davalı Sigorta Şirketinin Temerrüt Tarihinin Belirlenmesi Gerektiği )

BİLİRKİŞİ İNCELEMESİ ( Trafik Kazasından Kaynaklanan Tazminat Davası – Tedavi Giderlerinin Saptanmasının Özel ve Teknik Bilgiyi Gerektirdiği )

YARGILAMA GİDERLERİNDEN SORUMLULUK ( Trafik Kazasından Kaynaklanan Tazminat Davası – Davalı Çalışılmayan Günlere İlişkin Ücret Kaybı Nedeni İle Talep Edilen Tazminattan Sorumlu Tutulmamış Olmasına Karşın Söz Konusu Miktar İle Birlikte Hükmedilen Tedavi Masraflarına İlişkin Yargılama Giderlerinin Tamamından Sorumlu Tutulmasının Yanlış Olduğu )

2918/m.98

6100/m.266

ÖZET : Dava trafik kazasında davacının yaralanması nedeniyle çalışma gücünün azalması ve tedavi giderlerinin tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece, dava konusu tedavi giderleri yönünden davalı sigorta şirketi tarafından SGK’ya aktarım yapılıp yapılmadığı değerlendirilerek bir karar verilmelidir. Usulüne uygun bir başvuru yapılıp yasada belirlenen süre dolmadan trafik sigortacısı bakımından alacağın muacceliyetinden ve temerrütten söz edilemez. Mahkemece, davacı tarafın davalı sigorta şirketine davadan önce ihbarda bulunup bulunmadığının tespiti ile ihbarın varlığından davalı sigorta şirketinin temerrüt tarihinin belirlenmesi, ihbar bulunmadığı takdirde davalı sigorta şirketinin bu dava ile temerrüde düştüğünün kabulü ile dava tarihinden itibaren temerrüt faizine karar verilmesi gerekir.

Tedavi giderlerinin saptanması, özel ve teknik bilgiyi gerektirdiğinden, uzmanlığı bulunmayan bilirkişilerden alınan rapora dayanılarak hüküm kurulması isabetsizdir.

Davalı sigorta şirketi yönünden çalışılmayan günlere ilişkin ücret kaybı nedeni ile talep edilen tazminattan mahkemece sorumlu tutulmamış olmasına karşın söz konusu miktar ile birlikte hükmedilen tedavi masraflarına ilişkin yargılama giderlerinin tamamından sorumlu tutulması yasaya aykırıdır.

DAVA : Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabul kısmen reddine dair verilen hükmün süresi içinde davalı G… S… A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, davalıların işleteni, sürücüsü ve trafik sigortacısı olduğu araç davacı yaya olan, Ayşenur’a çarpması sonucu Ayşenur’un yaralandığını belirterek, Ayşenur yönünden tedavi, ulaşım ve konaklama masrafı, Mehmet yönünden çalışmaya ara verme nedeni ile uğranılan zararların tazmini için fazlaya dair haklarını saklı tutarak 2.000,00 TL maddi ( sigorta şirketi yönünden sadece tedavi giderleri talebi var ), ayrıca davacı Ayşenur için 5.000,00 TL manevi tazminatın ( sigorta şirketi hariç ) olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile tahsili talep ve dava etmiştir.

Davalı G… S… A.Ş. vekili, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, iddia, savunma ve toplanan kanıtlara ve benimsenen bilirkişi raporuna göre; davanın kısmen kabul kısmen reddi ile 3.460,50 TL tedavi giderleri, 376,29 TL ücret kaybı ve 2.000,00 TL manevi tazminatın ( ücret kaybı ve manevi tazminat sigorta şirketi dışındaki davalılar sorumlu tutuldu ) olay tarihinden işleyecek yasal faizi ile tahsiline, bakiye manevi tazminat talebinin reddine karar verilmiş, hüküm davalı G… S… A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dava trafik kazasında davacının yaralanması nedeniyle çalışma gücünün azalması ve tedavi giderlerinin kazaya neden olan aracın Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası, işleteni ve sürücüsünden tahsiline karar verilmesi istemine ilişkindir.

Yasa Koyucu tarafından, trafik kazası nedeniyle sağlık hizmet sunucularınca verilen tedavi hizmet bedellerinin tamamının Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanması esasının getirilmesi amacıyla 25.02.2011 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 13.02.2011 tarih, 6111 sayılı Yasanın 59. maddesi ile 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 98. maddesi değiştirilmiş, anılan değişiklik ile “Trafik kazaları sebebiyle üniversitelere bağlı hastaneler ve diğer bütün resmi ve özel sağlık kurum ve kuruluşlarının sundukları sağlık hizmet bedelleri, kazazedenin sosyal güvencesi olup olmadığına bakılmaksızın Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanır.

Trafik kazalarına sağlık teminatı sağlayan zorunlu sigortalarda; sigorta şirketlerince yazılan primlerin ve Güvence Hesabınca tahsil edilen katkı paylarının %15’ini aşmamak üzere, münhasıran bu teminatın karşılığı olarak Hazine Müsteşarlığınca sigortacılık ilkeleri çerçevesinde maktu veya nispi olarak belirlenen tutarın tamamı sigorta şirketleri ve 03.06.2007 tarihli ve 5684 sayılı Sigortacılık Kanununun 14. maddesinde düzenlenen durumlar için Güvence Hesabı tarafından Sosyal Güvenlik Kurumuna aktarılır. Söz konusu tutar, ilgili sigorta şirketleri için sigortacılık ilkelerine göre ayrı ayrı belirlenebilir. Aktarım ile sigorta şirketlerinin ve Güvence Hesabının bu teminat kapsamındaki yükümlülükleri sona erer. Hazine Müsteşarlığının bağlı bulunduğu Bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu söz konusu tutarı %50’sine kadar artırmaya veya eksiltmeye yetkilidir…” hükmü getirilmiştir.

6111 sayılı Kanunun, yayımı tarihinde yürürlüğe giren Geçici 1. madde ile de; “Bu kanunun yayımlandığı tarihten önce meydana gelen trafik kazaları nedeniyle sunulan sağlık hizmet bedelleri Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanır. Söz konusu sağlık hizmet bedelleri için bu Kanunun 59. maddesine göre belirlenen tutarın %20’sinden fazla olmamak üzere belirlenecek tutarın üç yıl süreyle ayrıca aktarılmasıyla anılan dönem için ilgili sigorta şirketleri ve Güvence Hesabının yükümlülükleri sona erer…” hükmü öngörülmüştür.

Yukarıda anılan, 25.02.2011 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 13.02.2011 tarih, 6111 sayılı Yasanın 59. maddesi ile değişik 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 98. maddesinin açık lafzından da anlaşıldığı üzere, yapılan değişiklik ile trafik kazaları sebebiyle üniversitelere bağlı hastaneler ve diğer bütün resmi ve özel sağlık kurum ve kuruluşlarının sundukları sağlık hizmet bedelleri, Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanacak, maddenin devamında ve geçici 1. maddede düzenlenen “aktarım”ın gerçekleşmesi koşuluyla da, hastanelerce sunulan sağlık hizmet bedelleri yönünden sigorta şirketlerinin ve Güvence Hesabının yükümlülükleri sona erecektir. Kazazedelerin, bunun dışında kalan bakıcı veya tedaviye bağlı sair harcamaları, sigorta şirketlerinin ve Güvence Hesabının tedavi teminatları kapsamında, yine sigorta şirketleri ve Güvence Hesabı tarafından karşılanmaya devam edecektir.

Yukarıda açıklanan yasa hükümleri kapsamında dava konusu tedavi giderleri yönünden davalı sigorta şirketi tarafından SGK’ya aktarım yapılıp yapılmadığının araştırılması ve yapılan tedavi masraflarının yargılama sırasında yürürlüğe giren 6111 sayılı Yasanın 59. maddesi ile değişik 2918 sayılı Yasanın 98. maddesi hükümleri çerçevesinde değerlendirilerek hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken 2918 sayılı Yasanın değişik 98. maddesi hükmünün gözardı edilerek yazılı şekilde davalı sigorta şirketinin sorumluluğuna hükmedilmesi doğru görülmemiştir.

2- Davalı sigorta şirketi kazaya neden olan aracın trafik sigortacısıdır. 2918 sayılı KTK.nın 98/1, 99/1 maddeleri ile ZMSS poliçesi Genel Şartlarının B.2 maddesi uyarınca rizikonun belge ve bilgileri ile birlikte sigortacıya ihbar edildiği tarihten itibaren 8 işgünü içinde sigortanın tazminatı ödeme yükümlülüğü bulunmakta bu sürenin sonunda ödememe halinde temerrüt gerçekleşmektedir. Bu sebeple usulüne uygun bir başvuru yapılıp yasada belirlenen süre dolmadan trafik sigortacısı bakımından alacağın muacceliyetinden ve dolayısıyla temerrüdünden söz edilemez. Bu durumda mahkemece davacı tarafın davalı sigorta şirketine davadan önce ihbarda bulunup bulunmadığının tesbiti ile davadan önce ihbar var ise anılan maddeye göre davalı sigorta şirketinin temerrüt tarihinin belirlenmesi, ihbar bulunmadığı takdirde davalı sigorta şirketinin bu dava ile temerrüde düştüğünün kabulü ile dava tarihinden itibaren temerrüt faizine karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu biçimde eksik incelemeye davalı olarak olay tarihinden itibaren faizle sorumlu tutulması doğru görülmemiştir.

3- 6100 sayılı HMK.’nın 266. ( 1086 sayılı HUMK.nın 275. ) maddesinde, çözümü özel ve teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınması gerektiği hükmüne yer verilmiştir. Dava konusu tedavi giderleri miktarının saptanması uzman bilirkişi aracılığı ile belirlenmelidir. Somut olayda, mahkemece tedavi giderleri yönünden uzmanlığı bulunmayan bilirkişi raporu hükme esas alınmıştır. Bu durumda uzman olmayan bilirkişilerden alınan rapora dayanılarak hüküm kurulması doğru değildir.

O halde mahkemece, uzman doktor bilirkişiden yaralanmanın boyutu ile uygulanan tedavi ve sarf edilen tıbbi malzemelerin uyumlu olup olmadığı konusunda ayrıntılı, gerekçeli ve denetime açık rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde eksik soruşturma ile karar verilmesi isabetli değildir.

4- Ayrıca, davalı sigorta şirketi yönünden çalışılmayan günlere ilişkin ücret kaybı nedeni ile talep edilen tazminattan sorumlu tutulmamış olmasına karşın sözkonusu miktar ile birlikte hükmedilen tedavi masraflarına ilişkin yargılama giderlerinin tamamından sorumlu tutulması da hatalı olmuştur.

SONUÇ : Yukarıda ( 1, 2, 3 ve 4 ) numaralı bentlerde açıklanan nedenlerle davalı G… S… A.Ş. vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davalı G… S… Şirketine geri verilmesine, 14.11.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

17. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/634

K. 2012/13198

T. 28.11.2012

TASARRUFUN İPTALİ DAVASI ( Gider Avansının Davanın Açılması Sırasında Alınması Şart Olmadığından Mahkemenin Sonradan Bu Eksikliği Kesin Süre Vererek İkmal Ettirebileceği – Tamamlanmazsa Dava Şartı Yokluğu Sebebiyle Davanın Usulden Reddedileceği )

GİDER AVANSI ( Davanın Açılması Sırasında Alınması Şart Olmadığından Mahkemenin Sonradan Bu Eksikliği Kesin Süre Vererek İkmal Ettirebileceği/Tamamlanmazsa Dava Şartı Yokluğu Sebebiyle Usulden Reddedileceği – Tasarrufun İptali Davası )

DELİL AVANSI ( Yatırılmaması Dava Şartı Yokluğu Nedeniyle Davanın Reddine Neden Olmayacağı Sadece Avansı Yatırılmayan Delile Dayanmaktan Vazgeçilmiş Sayılacağı – Tasarrufun İptali Davası )

DAVA ŞARTI ( Tasarrufun İptali Davası – Verilen Kesin Sürede Gider Avansı Tamamlanmazsa Davanın Usulden Reddedileceği )

İHTAR SORUMLULUĞU ( Tasarrufun İptali Davası – Delil İkamesi Avansı ve Gider Avansının Ayrı Kalemler Halinde Belirtilmesi ve Yatırılmamasının Hukuki Sonuçları Konusunda Taraflara Uyarı Yapılması Gerektiği )

2004/m.277

6100/m.114,115,120,324,325

ÖZET : Dava, tasarrufun iptali istemine ilişkindir. 6100 sayılı Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal yürürlüğe girmiştir. Gider avansı dava şartlarından olup, davanın açılması sırasında alınması şart olmadığından mahkeme, sonradan da bu eksikliği kesin süre vererek ikmal ettirebilir. Bu süre içinde dava şartı eksikliği tamamlanmaz ise dava, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddedilmelidir.

Dava şartı olmayan delil avansının davanın başında alınmasında zorunluluk olmayıp, delil avansının yatırılmaması dava şartı yokluğu nedeniyle davanın reddine neden olmayacak, sadece avansı yatırılmayan delile dayanmaktan vazgeçilmiş sayılacaktır. Mahkemece, delil ikamesi avansı ve gider avansının ayrı kalemler halinde belirtilmesi ve yatırılmamasının hukuki sonuçları konusunda taraflara uyarı yapılması gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın usulden reddine dair verilen hükmün süresi içinde davalı Fikret vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, davalı borçlu Fikret aleyhine icra takibi yaptıklarını, borcu karşılayacak malı bulunmadığını ileri sürerek davalı borçlu Fikret’in üzerine kayıtlı taşınmazını mal kaçırma amaçlı davalı Hayriye’ye sattığını belirterek tasarrufun iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Fikret ve Hayriye vekilleri, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesine göre 110,00 TL gider avansını yatırması için davacı tarafa iki haftalık kesin süre verildiğini, bu süre içerisinde gider avansının yatırılmadığı gerekçesiyle davanın usulden reddine karar verilmiş; hüküm, davalı Fikret vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, İİK 277 ve devamı maddeleri gereğince açılmış tasarrufun iptali istemine ilişkindir.

Dava, 1086 sayılı HUMK’nın yürürlükte bulunduğu 08.11.2010 tarihinde açılmıştır. Davanın açıldığı tarih itibariyle gider avansı alınmasına yönelik bir düzenleme mevcut değildir.

01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK’nın 114/g maddesinde, gider avansı dava şartı olarak düzenlenmiştir.

6100 sayılı HMK.’nın 448. maddesine göre, “Bu Kanun hükümleri tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanır.” Aynı Kanunun 450. maddesinde, ” ( 1 ) 18/6/1927 tarihli ve 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ek ve değişiklikleri ile birlikte tümüyle yürürlükten kaldırılmıştır.” düzenlemesi mevcuttur.

Anılan düzenlemelerden de anlaşılacağı üzere, 6100 sayılı HMK hükümleri tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal yürürlüğe girecektir.

1086 sayılı HUMK yürürlükte bulunduğu tarihte açılan davalara ilişkin olarak HUMK’nın hükümlerinin uygulanması istisnai olarak HMK’nın geçici 1. ve 2. maddelerinde düzenlenmiştir. Buna göre, 6100 sayılı HMK’nın yargı yolu ve göreve ilişkin hükümleri ile senetle ispat, istinaf ve temyiz ile temyizde duruşma yapılmasına ilişkin parasal sınırlarla ilgili hükümleri Kanunun yürürlüğe girmesinden önceki tarihte açılmış olan dava ve işlerde uygulanmaz. 1086 sayılı Kanunun yürürlükte olduğu dönemde usulüne uygun olarak düzenlenmiş bulunan senetler, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra da geçerliliklerini korur.

Dava şartları, davanın esası hakkında inceleme yapılabilmesi ve karar verilebilmesi için varlığı veya yokluğu mutlaka gerekli olan kamu düzeni ile ilgili zorunlu koşullardır.

HMK’nın 115/2. maddesindeki, “Mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak, dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder” düzenlemesi gereğince, eksik olan bir dava şartı, belirli bir süre verilerek giderilebilecek ise hakim tarafından eksikliğin giderilmesi için kesin süre verilmesi gerekir. Bu süre içinde dava şartı eksikliği tamamlanmaz ise dava, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddedilmelidir.

HMK’nın 120. maddesinde gider avansı düzenlenmiştir. Buna göre, “Davacı, yargılama harçları ile her yıl Adalet Bakanlığınca çıkarılacak gider avansı tarifesinde belirlenecek olan tutarı, dava açarken mahkeme veznesine yatırmak zorundadır. Avansın yeterli olmadığının dava sırasında anlaşılması halinde, mahkemece, bu eksikliğin tamamlanması için davacıya iki haftalık kesin süre verilir”.

30.09.2011 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesinin 1. maddesinde, tarifenin amacının dava açılırken mahkeme veznesine yatırılacak olan gider avansının miktarı ile avansın ödenmesine ilişkin usul ve esasları belirlemek olduğu açıklanmıştır. Tarifenin 6. maddesinde “Bu Tarifenin yürürlüğe girmesinden önce açılmış olan davalarda, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla, Hukuk Muhakemeleri Kanununun 120. maddesinin ikinci fıkrasına göre gider avansı ikmal ettirilir.” düzenlemesi getirilmiştir.

Anılan düzenlemelerden ve dava şartı müessesesinden, gider avansının davanın açılması sırasıda alınmasının şart olmadığı, mahkemenin sonradan bu eksikliği kesin süre vererek ikmal ettirebileceği anlaşılmaktadır. Buradan hareketle 1086 sayılı HUMK döneminde açılmış olsa da, istisnai hüküm bulunmaması nedeniyle davanın her aşamasında aranan gider avansı dava şartının HMK’nın 114/g, 115/11. ve 120. maddeleri gereği gözetilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Davanın açıldığı tarihte eksik veya hiç gider alınmamış olsa bile gider avansı dava şartı olmakla hüküm verilinceye kadar ikmal ettirilebilir. İster gider avansı isterse tamamlama avansı olarak tanımlansın ikmal edilmesi gereken paranın hukuk yargılamasındaki nitelemesi dava şartı olarak gösterilen gider avansıdır. Gider avansının yatırılmaması veya ikmal edilmemesi halinde dava usulden reddedilecektir.

Bunun yanında Kanunun 324. maddesinde delil ikamesi avansı, 325. maddesinde ise re’sen yapılması gereken işlemlerde giderler düzenlenmiştir.

324. maddesi gereğince, “Taraflardan her biri ikamesini talep ettiği delil için mahkemece belirlenen avansı, verilen kesin süre içinde yatırmak zorundadır. Taraflar birlikte aynı delilin ikamesini talep etmişlerse, gereken gideri yarı yarıya avans olarak öderler. Taraflardan birisi avans yükümlülüğünü yerine getirmezse, diğer taraf bu avansı yatırabilir. Aksi halde talep olunan delilin ikamesinden vazgeçilmiş sayılır. Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği dava ve işler hakkındaki hükümler saklıdır”.

325. maddeye göre ise “Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği dava ve işlerde, hakim tarafından resen başvurulan deliller için gereken giderlerin, bir haftalık süre içinde taraflardan birisi veya belirtilecek oranda her ikisi tarafından ödenmesine karar verilir. Belirlenen süre içinde bu işlemlere ait giderleri karşılayacak miktarda avans yatırılmazsa, ileride bu gideri ödemesi gereken taraftan alınmak üzere Hazineden ödenmesine hükmedilir”.

HMK’nın 120. maddesindeki gider avansı ile ilgili düzenlemenin 324. maddedeki delil ikamesi için avans kuralı ile birlikte değerlendirilmesi ve dava şartı olan gider avansının delillerin ikamesi dışındaki yargılama giderleri için dikkate alınması gerekir. Dolayısı ile delil ikamesi için alınacak avans ile dava şartı olan gider avansının birbirinden ayrılması, delillerin ikamesi için alınacak avansın gider avansı içinde yer almaması zorunludur.

Tanık dinlenmesi, bilirkişi raporu alınması ve keşif gideri gibi delil ikamesine yönelik giderlerin gider avansı içinde değerlendirilmesi olanağı HMK.’nın 324. maddesi düzenlemesi karşısında yoktur. Ayrıca delil ikamesi avansının da ispat külfetine göre taraflara yükletilmesi gerekir. Diğer yandan, örneğin re’sen hesap raporu alınacaksa giderin 325. maddesi kapsamında değerlendirilmesi isabetli olacaktır.

Bu bakımdan yukarıda açıklandığı üzere, dava şartı olarak öngörülen müessesenin davanın reddine yol açması nedeniyle mahkemece gider avansı ile delillerin ikamesine yönelik avans ayrılmalı, gider avansının da nelerden ibaret olduğu net olarak belirlemeli ve tarafa da hem gider avansının hem de delil ikamesi avansının hukuki sonuçları konusunda uyarı yapılmalıdır.

Somut olayda, mahkeme, 19.10.2011 tarihli celsede tarifenin 4. ve 6. maddeleri uyarınca gider avansı olarak 110,00 TL’nin yatırılması hususunda davacı vekiline iki haftalık kesin süre vermiş ise de, anılan gider kalemlerine nelerin dahil olduğu açıkça açıklanmamış, bunun yanında giderler içinde delil ikamesine yönelik gider olup olmadığı belirtilmediği gibi tahkikat aşamasına göre ara karar ile istenilen gider avanslarının dosya kapsamına uygun olup olmadığı da değerlendirilmemiştir. Ara kararından talep edilen giderin, gider avansı veya delil ikamesi avansı olup olmadığı denetlenememektedir. Zira yukarıda açıklandığı gibi gider avansı dava şartı iken, delil ikamesi avansı dava şartı olarak nitelendirilemeyecektir. Delil ikamesi avansının verilen kesin süre içinde yatırılmaması davanın dava şartı yokluğu ile reddine neden teşkil etmez. Taraf belirtilen sürede delil avansı giderini yatırmazsa dayandığı o delilden vazgeçmiş sayılır.

Mahkeme, dava şartı olarak belirlediği gider avansına yönelik ara kararında gider avansını oluşturan harç, tebligat gibi gider gerektiren işlemleri kalem kalem açıklamalı, her kalemin miktarını ayrı ayrı göstermeli, dava şartına yönelik gider avansı ile ilgili olarak verilen kesin sürede yatırılmasının sonuçlarını da duruşma zaptına açıkça yazmalıdır. Ayrıca bu avans dışında delil ikamesine yönelik avans isteniyor ise HMK’nın 115. maddesine göre değil, 324. maddesine göre işlem yapmalıdır.

Bu durumda mahkemece, yazılı şekilde uygulama yapılmadan soyut kesin süre verilerek dava şartı noksanlığından davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı Fikret vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davalı Fikret’e geri verilmesine, 28.11.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

18. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/2897

K. 2012/4719

T. 30.4.2012

KAT MALİKLERİ KURULU KARARLARININ İPTALİ ( Davaya Konu Olağanüstü Toplantıya Kat Maliki Olan Davacının Çağrılmamasının Usulsüz Olduğu – Kat Maliklerinin Sayı ve Arsa Payı Bakımından Çoğunluğu Tarafından Atanmayan Yönetici ve Denetçi Atanmasına İlişkin Kararın İptaline Karar Verilmesi Gerektiği )

KAT MALİKLERİ KURULUNUN OLAĞAN TOPLANTISI ( Yılda Bir Defadan Az Olmamak Üzere Yönetim Planında Gösterilen Zamanlarda Eğer Böyle Bir Zaman Gösterilmemişse Her Takvim Yılının İlk Ayı İçinde Toplanacağı – Kurul Kararlarının İptali )

OLAĞANÜSTÜ KAT MALİKLERİ KURULU TOPLANTISI ( Davaya Konu Kat İrtifaklı Anataşınmazın Tapu Kütüğünde Tescilli Olan Yönetim Planı Bulunmadığından Toplantının Olağanüstü Nitelikte Olduğu/Kat Maliki Olan Davacının Çağrılmamasının Usulsüz Olduğu – Kat Malikleri Kurulu Kararlarının İptali )

KAT MÜLKİYETİNE YÖNETİCİ VE DENETÇİ ATANMASI ( Kat Maliklerinin Sayı ve Arsa Payı Bakımından Çoğunluğu Tarafından Atanmadığı – İlişkin Kararın İptaline Karar Verilmesi Gerektiği )

634/m.29,34

ÖZET : Dava kat malikleri kurul toplantısında alınan kararların iptali istemine ilişkindir. Kat malikleri kurulu, yılda bir defadan az olmamak üzere yönetim planında gösterilen zamanlarda, eğer böyle bir zaman gösterilmemişse, her takvim yılının ilk ayı içinde toplanır. Önemli bir sebebin çıkması halinde, yöneticinin veya denetçinin veya kat maliklerinden üçte birinin istemi üzerine ve toplantı için istenilen tarihten enaz onbeş gün önce bütün kat maliklerine imzalattırılacak bir çağrı veya bir taahhütlü mektupla, toplantı sebebi de bildirilmek şartıyla, kat malikleri kurulu her zaman toplanabilir. Davaya konu kat irtifaklı anataşınmazın tapu kütüğünde, tescilli olan yönetim planı bulunmadığından haziran ayında yapılan toplantı, olağanüstü toplantı niteliğinde olup, kat maliki olan davacının çağrılmaması usulsüzdür. Kat maliklerinin sayı ve arsa payı bakımından çoğunluğu tarafından atanmayan, yönetici ve denetçi atanmasına ilişkin kararın iptaline karar verilmelidir.

DAVA : Dava dilekçesinde, 06.06.2010 günlü kat malikleri kurul toplantısında alınan kararların iptali istenilmiştir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

Temyiz istemlerinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Dava dilekçesinde, 06.06.2010 tarihli kat malikleri kurulu toplantısının ve bu toplantıda alınan yönetici ve denetçi seçiminin ve aidat belirlenmesine ilişkin kararların iptali istenilmiş, mahkemece aidat belirlenmesine ilişkin kararın iptaline ve diğer istemlerin reddine karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

634 sayılı Kat Mülkiyeti Yasasının 29. maddesinin birinci fıkrası hükmüne göre, “Kat malikleri kurulu, yılda bir defadan az olmamak üzere yönetim planında gösterilen zamanlarda, eğer böyle bir zaman gösterilmemişse, her takvim yılının ilk ayı içinde toplanır.” Aynı maddenin olağanüstü toplantılarla ilgili olan ikinci fıkrasında ise “Önemli bir sebebin çıkması halinde, yöneticinin veya denetçinin veya kat maliklerinden üçte birinin istemi üzerine ve toplantı için istenilen tarihten en az onbeş gün önce bütün kat maliklerine imzalattırılacak bir çağrı veya bir taahhütlü mektupla, toplantı sebebi de bildirilmek şartıyla, kat malikleri kurulu her zaman toplanabilir” hükmü yer almaktadır.

Davaya konu kat irtifaklı anataşınmazın tapu kütüğünde tescilli olan yönetim planı bulunmadığına göre kat malikleri kurulunun olağan toplantı zamanı Ocak ayı olduğundan, Haziran ayında yapılmış olan toplantının olağanüstü toplantı niteliğinde olduğu açıktır. Dosyaya getirtilen bilgi ve belgelere göre, kat maliki olan davacıya yasaya uygun olarak olağanüstü toplantı çağrısı yapılmamış ve toplantı adı geçen bu kat maliklerinin yokluğunda yapılmış olduğundan, bu saptamalara dayalı olarak davanın davacılar yönünden kabulüne karar verilmesinde bir isabetsizlik yoktur.

Ancak;

634 sayılı Kat Mülkiyeti Yasasının 34. maddesi hükmüne göre yönetici kat maliklerinin sayı ve arsa payı bakımından çoğunluğu tarafından atanır. Yöneticinin atandığı toplantının, ikinci toplantı olması yasada ikili çoğunluk koşulunu bertaraf etmez.

Geri çevirme üzerine getirtilen tapu kayıtlarının ve hazirun cetvelinin incelenmesinden, 352 bağımsız bölümlü kat mülkiyetli anataşınmazdaki 176 kat malikinin katılımı ile yönetici ve denetçi atanmış olması her iki çoğunluk koşuluna da aykırı olup, 06.06.2010 tarihli kat malikleri kurulu toplantısında alınan yönetici ve denetçi atanmasına ilişkin kararın da iptaline karar verilmesi gerektiğinin düşünülmemesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nın 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, temyiz peşin harçlarının istek halinde temyiz edenlere iadesine, 30.04.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

18. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/4229

K. 2012/5722

T. 17.5.2012

ESKİ HALE İADE DAVASI ( Diş Polikliniği Olarak Kullanılan Meskenin Eski Hale İadesi – Kat Mülkiyetli Anataşınmazın Tapu Kaydında Mesken Olarak Gösterildiği/Kat Malikleri Kurulu Tarafından Alınmış Bir Karar Bulunmadığı/Davanın Kabulü Gereği )

KAT MALİKLERİ KURULU KARARI ( Kat Mülkiyetli Taşınmazın Muayene Olarak Kullanılması İçin Kat Malikleri kurulunca Alınmış Bir Kararın Bulunması Gereği – Yönetim Planında Taşınmazın Mesken Olarak Belirtildiğinin Mahkemece Gözetilmesi Gerektiği )

TAŞINMAZIN MESKEN OLARAK TAPUYA KAYDEDİLMESİ ( Yönetim Planında Taşınmazın Münhasıran Mesken Olarak Kullanılacağının Belirtildiği – Kat Malikleri Kurulu Kararı da Bulunmadığından Taşınmazın Eski Hale Getirilmesine Karar Verilmesi Gereği )

634/m. 24

ÖZET : Diş polikliniği olarak kullanılan meskenin eski hale getirilmesi istemine ilişkin davada; Mahkeme, davayı reddetmiştir.Ancak, kat mülkiyetli anataşınmazın dava konusu bağımsız bölümünün tapuda daire ( mesken ) olarak gösterildiği, yine yönetim planının 4. maddesinde dairelerin münhasıran mesken olarak kullanılacağı belirtilmiştir.Dava konusu mesken olan bağımsız bölümün diş hekimi muayenehanesi olarak kullanılması yönünde kat malikleri kurulunca alınmış bir karar olmadığı gibi yukarıda anılan yönetim planının 4. maddesindeki açık hüküm karşısında mahkemece davanın kabulü ile dava konusu bağımsız bölümün tapuda yazılı daire ( mesken ) niteliğine dönüştürülmesi, bunun için davalılara uygun bir süre verilmesi gerekir.

DAVA : Dava dilekçesinde, diş polikliniği olarak kullanılan meskenin eski hale getirilmesi istenilmiştir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili dava dilekçesinde; davalıların paylı mülkiyet şeklinde malik oldukları dava konusu taşınmazı tapuda mesken olarak yazılı bulunmasına rağmen işyeri olarak kullandıklarını ileri sürerek bu bağımsız bölümün meskene dönüştürülmesini istemiş; mahkemece davalıların burayı diş muayenehanesi olarak kullandıkları, poliklinik olarak kullanmadıkları gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosyada toplanan bilgi ve belgeler ile yerinde yapılan inceleme sonucu düzenlenen bilirkişi raporu içeriğinden; kat mülkiyetli anataşınmazın dava konusu edilen 2 numaralı bağımsız bölümünün tapuda daire ( mesken ) olarak gösterildiği, yine yönetim planının 4. maddesinde dairelerin münhasıran mesken olarak kullanılacağı belirtildiği halde davalılar tarafından, “müşterek diş hekimi muayenehanesi” olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Kat Mülkiyeti Yasası’nın 24. maddesinin ikinci fıkrası hükmü uyarınca tapuda mesken olarak kayıtlı bir bağımsız bölümde işyeri açılabilmesi ancak; anataşınmazdaki tüm kat maliklerinin oybirliği ile alacakları bir karar ile olanaklıdır. Somut olayda dava konusu mesken olan 2 numaralı bağımsız bölümün işyeri niteliğindeki diş hekimi muayenehanesi olarak kullanılması yönünde kat malikleri kurulunca oybirliği ile alınmış bir karar olmadığı gibi yukarıda anılan yönetim planının 4. maddesindeki açık hüküm karşısında mahkemece davanın kabulü ile dava konusu bağımsız bölümün tapuda yazılı daire ( mesken ) niteliğine dönüştürülmesi, bunun için davalılara uygun bir süre verilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 17.05.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

19. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/12402

K. 2012/17160

T. 19.11.2012

İTİRAZIN İPTALİ ( Yetki İtirazında Yetkili Bulunan İcra Dairesinin Yargı Teşkilatının Neresi Olduğunun İtirazda Bulunan Tarafından Açıkça Gösterilmesi Gerektiği )

YETKİ İTİRAZI ( Yetkili Bulunan İcra Dairesinin Yargı Teşkilatının Neresi Olduğunun İtirazda Bulunan Tarafından Açıkça Gösterilmesi Gerektiği – İtirazın İptali )

YETKİLİ İCRA DAİRESİ ( İtirazın İptali – Yetki İtirazında Yetkili Bulunan İcra Dairesinin Yargı Teşkilatının Neresi Olduğunun İtirazda Bulunan Tarafından Açıkça Gösterilmesi Gerektiği )

6100/m.19

ÖZET : Dava, itirazın iptali istemidir. Yetki itirazında, yetkili bulunan icra dairesinin yargı teşkilatının neresi olduğunun itirazda bulunan tarafında açıkça gösterilmesi gerekir. HMK 19. maddesi uyarınca usulüne uygun olarak icra müdürlüğünde yetki itirazında bulunulmadığından, davanın esasına girilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın yetki nedeniyle reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, müvekkilinin faturaya dayalı alacağının tahsili amacıyla yapılan takibe davalının haksız itirazı ile takibin durduğunu belirterek, davalının itirazının iptali ile takibin devamına ve %40 icra inkar tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı, dava dilekçesi ekli meşruhatlı duruşma gün ve saatini bildiren davetiye kendisine usulüne uygun şekilde tebliğ edilmesine rağmen davaya cevap vermemiştir.

Mahkemece, davalının bulunduğu ikametgahı itibariyle yetkili icra dairesinin Bakırköy İcra Dairesi olduğu, davacının ikametgahının ise Çorlu / Tekirdağ olduğu, takibin İstanbul İcra Dairesinde yapıldığı, davacının 02.03.2010 tarihli dilekçesiyle yetki itirazının usulüne uygun olmadığı, itirazda icra müdürlüğünün açıkça belirtilmediği ancak davalı borçlunun ikametgahı itibariyle kastettiği icra dairesinin Bakırköy İcra Dairesi’nin olduğu ve Bağcılar Adliyesi’nin kapatılarak Bakırköy’e bağlandığının açıkça anlaşıldığı, İstanbul İcra Dairesi’nin somut takip açısından yetkili olmadığı ve davacı tarafça yetkili icra dairesinde yapılmış usulüne uygun icra takibi bulunmadığı gerekçesiyle, davanın icra dairesinin yetkisizliği nedeniyle reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Yetki itirazında yetkili bulunan icra dairesinin yargı teşkilatının neresi olduğunun itirazda bulunan tarafından açıkça gösterilmesi gerekir. İcra Müdürlüğünde yetki itirazında bulunan borçlu, “takip adresinin bulunduğu yer icra müdürlüğünün yetkili olduğunu” belirtmiş, bu yerin hangi yargı teşkilatı olduğunu açıkça göstermemiştir. Ayrıca, Bağcılar olarak gösterilen adrese çıkarılan dava dilekçesi tebligatının, “adresten ayrılmış olması nedeniyle” tebliğ edilemediği anlaşılmıştır. HMK 19. maddesi uyarınca usulüne uygun olarak icra müdürlüğünde yetki itirazında bulunulmadığından, davanın esasına girilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş mahkeme kararının bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle mahkeme kararının davacı yararına ( BOZULMASINA ), peşin harcın istek halinde iadesine, 19.11.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

19. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/12747

K. 2012/18881

T. 12.12.2012

İTİRAZIN İPTALİ ( Satım Sözleşmesinden Kaynaklanan – Davalının Davacının Delil Olarak Dayandığı Ticari Defterleri Mahkemeye İbraz Etmek Zorunda Olduğu )

DELİLLERİN İBRAZ ZORUNLULUĞU ( İtirazın İptali – Tarafların Kendilerinin veya Karşı Tarafın Delil Olarak Dayandıkları ve Ellerinde Bulunan Tüm Belgeleri Mahkemeye İbraz Etmek Zorunda Olduğu )

TİCARİ DEFTERLER ( Davacının Dava Konusu Faturaların Davalının Ticari Defterlerinde Kayıtlı Olduğunu Savunduğu/Davalının Ticari Defterlerini Mahkemeye İbraz Etmek Zorunda Olduğu – İtirazın İptali )

6100/m.219,220

ÖZET : Dava itirazın iptali istemine ilişkindir. Mahkemece davalının meşruhata rağmen ticari defterlerini ibraz etmediği, dolayısıyla dava konusu faturaların ticari defterlerinde kaydedildiğini ve mal teslimini kabul ettiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davacı, dava konusu faturaların davalının ticari defterlerinde kayıtlı olduğunu savunmuştur. 6100 sayılı HMK’nın 219. maddesine göre taraflar kendilerinin veya karşı tarafın delil olarak dayandıkları ve ellerinde bulunan tüm belgeleri mahkemeye ibraz etmek zorundadır. Mahkemece ticari defterlerin ibrazı yönünden HMK’nın 220. maddesi uyarınca işlem yapılıp toplanan tüm deliller birlikte değerlendirilerek varılacak uygun sonuç çerçevesinde bir karar verilmelidir.

DAVA : Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının bozma kararına uyularak yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Mahkemece davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen 29.12.2009 tarihli ilk hüküm davalı vekilinin temyizi üzerine Dairemizin 2010/3561 E-2010/13399 K. sayılı 29.11.2010 tarihli kararı ile davalı yararına bozulmuştur. Hükmüne uyulan bozma ilamında “Dava, satım sözleşmesinden kaynaklanan alacağın tahsili için girişilen icra takibine vaki itirazın iptali istemine ilişkindir. Yargılama sırasında davacı yanın tüm delilleri toplandıktan sonra davacı vekilinin, münhasıran davalı tarafın ticari defterlerine dayandığını belirtmesi üzerine ibrazı istenilen davalıya ait ticari defterlerin de ibraz edilmemesi neticesinde TTK.nın 83/2. maddesi hükmüne dayanılarak davanın kabulüne karar verilmiştir. Davacı vekilinin 10.09.2009 tarihli oturumda münhasıran davalının ticari defterlerine dayanma talebine davalı tarafından karşı çıkıldığı ve davacının başlangıçta münhasıran davalı defterlerine dayanmadığı, bu itibarla davaya konu malların teslimi iddiasının kesin delillerle ispat külfetinin davacı yan üzerinde bulunduğu düşünülmeden yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.” denilmiştir.

Mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda, davalı yana ticari defterlerini ibrazı için verilen mehilde ibrazdan kaçınması halinde dava konusu malları teslim aldığını kabul edeceği yönünde ihtaratta bulunulduğu, buna rağmen davalının ticari defterlerini sunmadığı ve böylece davacının faturalarını defterlerine kaydettiği, mal teslimini kabul ettiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, davalının takibe vaki itirazının 10.262,11 TL üzerinden iptali ile takibin devamına, fazlaya ilişkin istemin reddine ve icra inkar tazminatına karar verilmiş, hüküm davalı vekilince temyiz edilmiştir.

Mahkemece davalının meşruhata rağmen ticari defterlerini ibraz etmediği, dolayısıyla dava konusu faturaların ticari defterlerinde kaydedildiğini ve mal teslimini kabul ettiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davacı, dava konusu faturaların davalının ticari defterlerinde kayıtlı olduğunu savunmuştur. 6100 sayılı HMK’nın 219. maddesine göre taraflar kendilerinin veya karşı tarafın delil olarak dayandıkları ve ellerinde bulunan tüm belgeleri mahkemeye ibraz etmek zorundadır. Mahkemece ticari defterlerin ibrazı yönünden HMK’nın 220. maddesi uyarınca işlem yapılıp toplanan tüm deliller birlikte değerlendirilerek varılacak uygun sonuç çerçevesinde bir karar verilmelidir. Bu yönler gözetilmeden eksik inceleme ile karar verilmesi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün davalı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 12.12.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

21. HUKUK DAİRESİ

E. 2011/13919

K. 2012/20491

T. 19.11.2012

MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT DAVASI ( İş Kazası Sonucu Sürekli İş Görmezlik Nedeniyle – Mahkemece Bilirkişi Hesap Raporunda Tespit Edilen Maddi Zarar Miktarından Hakkaniyet İndirimi Yapılarak Hüküm Kurulmasının Usul ve Yasaya Aykırı Olduğu )

HAKKANİYET İNDİRİMİ ( Maddi ve Manevi Tazminat Davası – İş Kazasına Dayalı Olarak Sigortalının Sürekli İş Göremezliği Nedeniyle Hesaplanan Maddi Zararlarından Hakkaniyet İndirimi Yapılmasının Mümkün Olmadığı )

İŞ KAZASI SONUCU SÜREKLİ İŞ GÖREMEZLİK ( Nedeniyle Hesaplanan Maddi Zararlarından Hakkaniyet İndirimi Yapılmasının Mümkün Olmadığı – Maddi ve Manevi Tazminat )

6098/m.55

ÖZET : Dava, iş kazası sonucu sürekli iş göremezlik nedeniyle maddi ve manevi zararların istemine ilişkindir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu kapsamında iş kazasına dayalı olarak sigortalının sürekli iş göremezliği nedeniyle hesaplanan maddi zararlarından hakkaniyet indirimi yapılması mümkün değildir. Mahkemece bilirkişi hesap raporunda tespit edilen maddi zarar miktarından hakkaniyet indirimi yapılarak hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

DAVA : Davacı, iş kazası sonucu malüliyetinden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.

Hükmün, davacı vekilince duruşma talep edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan ve temyiz konusu hükme ilişkin dava, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 435/2. maddesinde sayılı ve sınırlı olarak gösterilen hallerden hiçbirine uymadığından Yargıtay incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasına ilişkin isteğin reddine karar verildikten sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:

KARAR : 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle, kanuni gerektirici nedenlere göre, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında sair temyiz itirazlarının reddine,

2- Dava, iş kazası sonucu sürekli iş göremezlik nedeniyle maddi ve manevi zararların istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile, 24.834,09 TL maddi ve 14.000 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 05.06.2007 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesini karar vermiştir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerin incelenmesinden; iş kazası sonucu davacının sürekli iş göremezlik oranının % 14.2 olduğu, Sosyal Güvenlik Kurumu Teftiş Kurulu Başkanlığı tarafından olayın iş kazası olduğunun tespit edildiği, olayın meydana gelmesinde, davacı işçinin % 30, davalı asıl işveren S… A.Ş’nin % 20, davalı alt işveren Y… Ltd.Şti.’nin % 50 oranında kusurlu bulundukları, bilirkişi hesap raporunda 2. seçenek olan davacının aylık 1.200,00 TL ücret ile çalıştığı kabul edilerek yapılan hesaplamada 49.497,43 TL maddi zararı bulunduğunun belirtildiği, mahkemece hesap raporunda belirtilen miktardan % 20 oranında hakkaniyet indirimi yapıldıktan sonra, Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından davacıya bağlanan gelirlerin en son peşin sermaye değeri tenzil edilerek çıkan sonuca göre maddi tazminat isteminin karara bağlandığı anlaşılmıştır.

Davanın bu yönüyle yasal dayanağını, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu oluşturmaktadır. Kanunun 55. maddesinde, “Destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanır. Kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ifa amacını taşımayan ödemeler, bu tür zararların belirlenmesinde gözetilemez; zarar veya tazminattan indirilemez. Hesaplanan tazminat, miktar esas alınarak hakkaniyet düşüncesi ile artırılamaz veya azaltılamaz.” hükmüne yer verilmiştir. Öte yandan, 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kanunun 2. maddesine göre “Türk Borçlar Kanununun kamu düzenine ve genel ahlaka ilişkin kuralları, gerçekleştirildikleri tarihe bakılmaksızın bütün fiil ve işlemlere uygulanır.” 6098 sayılı Kanunun 55. maddesi de kamu düzenine ilişkin emredici bir hükme yer verdiğinden gerçekleştiği tarihe bakılmaksızın tüm fiil ve işlemlere uygulanmalıdır.

Yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda, iş kazasına dayalı olarak sigortalının sürekli iş göremezliği nedeniyle hesaplanan maddi zararlarından hakkaniyet indirimi yapılabilmesi mümkün değildir.

Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular dikkate alınmadan bilirkişi hesap raporunda tespit edilen maddi zarar miktarından hakkaniyet indirimi yapılarak hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davacı tarafın bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 19.11.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

21. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/16743

K. 2012/22172

T. 5.12.2012

İDARİ PARA CEZASI VE PRİM BORCUNUN İPTALİ ( Kurumca Tahakkuk Ettirilen – Davacının İddiasının Dayanağı Olan Vakıaları Dava Dilekçesinde Açıkladığı Halde Davanın Açılmamış Sayılmasına Karar Verilmesinin Usul ve Yasaya Aykırı Olduğu )

VAKIALARIN DAVA DİLEKÇESİNDE YER ALMASI ( Vakıaların Dava Dilekçesinde Tutarlı ve Anlaşılabilir Şekilde Özet Halinde Yer Almasının Yeterli ve Gerekli Olduğu – Bu Eksikliğin Tamamlanması Mümkün Olduğundan Davacıya Bir Haftalık Kesin Süre Verilmesi Gerektiği )

DAVA DİLEKÇESİNDEKİ EKSİKLİKLER ( Maddi Vakıaların Özetlerinin Tamamlanması Mümkün Olduğundan Davacıya Bir Haftalık Kesin Süre Verilmesi Gerektiği – İdari Para Cezası ve Prim Borcunun İptali )

DELİLLERİN SONRADAN İLERİ SÜRÜLMESİ ( Yargılamayı Geciktirme Amacı Taşımıyorsa veya Süresinde İleri Sürülmemesi İlgili Tarafın Kusurundan Kaynaklanmıyorsa Mahkeme Delilin Sonradan Gösterilmesine İzin Verebileceği – İdari Para Cezası ve Prim Borcunun İptali )

DAVANIN AÇILMAMIŞ SAYILMASI ( İdari Para Cezası ve Prim Borcunun İptali – Dava Dilekçesindeki Maddi Vakıların Eksikliğinin Tamamlanması Mümkün Olduğundan Davacıya Bir Haftalık Kesin Süre Verilmesi Bu Süre İçinde Eksikliğin Tamamlanmaması Halinde Açılmamış Sayılması Gerektiği )

6100/m.119,318,145

ÖZET : Dava, Kurumca tahakkuk ettirilen idari para cezası ve prim borcunun iptali istemine ilişkindir. Taraflar, dilekçeleri ile birlikte, tüm delillerini açıkça ve hangi vakıanın delili olduğunu da belirterek bildirmek; delillerini dilekçelerine eklemek ve başka yerlerden getirilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayan bilgilere dilekçelerinde yer vermek zorunda iseler de, bu eksikliğin tamamlanması mümkün olduğundan davacıya bir haftalık kesin süre verilmeli, bu süre içinde eksikliğin tamamlanmaması halinde dava açılmamış sayılmalıdır. Somut olayda, davacının iddiasının dayanağı olan vakıaları dava dilekçesinde açıkladığı halde yerinde olmayan gerekçe ile yazılı şekilde davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Kural olarak taraflar, kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler, ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülmemesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir. Somut olayda bu hak tanınmadan davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

DAVA : Davacı, sigortasız işçi çalıştırdığı gerekçesiyle prim ve işsizlik primi işleminin iptaline karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.

Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:

KARAR : Dava, Kurumca tahakkuk ettirilen idari para cezası ve prim borcunun iptali istemine ilişkindir.

Mahkemece, dava dilekçesinin HMK’nın 119. maddesinin 1. fıkrasının ( e ) ve ( f ) bentlerinde yer alan hususları içermediği ve Yasa’nın 318.maddesine göre delillerin ikame edilmediği gerekçesiyle davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.

01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK’nın “Dava Dilekçesinin İçeriği” başlıklı 119. maddesine göre dava dilekçesinde aşağıdaki hususlar bulunur:

a ) Mahkemenin adı.

b ) Davacı ile davalının adı, soyadı ve adresleri.

c ) Davacının Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası.

ç ) Varsa tarafların kanuni temsilcilerinin ve davacı vekilinin adı, soyadı ve adresleri.

ç ) Davanın konusu ve malvarlığı haklarına ilişkin davalarda, dava konusunun değeri.

d ) Davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri.

e ) İddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği.

f ) Dayanılan hukuki sebepler.

ğ ) Açık bir şekilde talep sonucu.

g ) Davacının, varsa kanuni temsilcisinin veya vekilinin imzası.

Birinci fıkranın ( a ), ( d ), ( e ), ( f ) ve ( g ) bentleri dışında kalan hususların eksik olması halinde, hakim davacıya eksikliği tamamlaması için bir haftalık kesin süre verir. Bu süre içinde eksikliğin tamamlanmaması halinde dava açılmamış sayılır.

HMK’nın 318. maddesine göre taraflar dilekçeleri ile birlikte, tüm delillerini açıkça ve hangi vakıanın delili olduğunu da belirterek bildirmek; ellerinde bulunan delillerini dilekçelerine eklemek ve başka yerlerden getirilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunulabilmesini sağlayan bilgilere dilekçelerinde yer vermek zorundadır.

HMK’nın 119/2 maddesinde birinci fıkranın ( a ), ( d ), ( e ), ( f ) ve ( g ) bentlerinde yer alan hususların eksik olması halinde ne şekilde karar verileceğine dair bir düzenleme bulunmadığından bu hallerde mahkemenin ne şekilde karar vermesi gerektiği sorusunun yanıtı Yasa’nın diğer hükümleri de gözönünde tutularak belirlenmelidir.

HMK’nın 119/e bendine göre “Davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri” dava dilekçesinde bulunmalıdır. Somut olayda davacı, iddiasının dayanağı olan vakıaları dava dilekçesinde açıklamıştır. Vakıalar davanın gerçek sebebi ve temeli olup HMK’nın 119. maddenin ( e ) bendine göre vakıaların dava dilekçesinde tutarlı ve anlaşılabilir şekilde özet halinde yer alması yeterli ve gereklidir. Yasa metninde yer alan “vakıaların sıra numarası altında açık özetleri” ile amaçlanan da budur.

Öte yandan, vakıaların dava dilekçesinde bulunmaması halinde dahi bu eksikliğin tamamlanması mümkün olduğundan Yasa’nın 119/2 maddesine kıyasen davacıya bir haftalık kesin süre verilmeli, bu süre içinde eksikliğin tamamlanmaması halinde dava açılmamış sayılmalıdır. HMK’nın 119/e bendinde yer alan hüküm ile davaların usul ekonomisi ilkesine uygun bir biçimde makul bir sürede sonuçlanması amaçlandığından tamamlanması mümkün bir eksiklik bulunması halinde davanın açılmamış sayılması yerine bu eksikliği tamamlaması için davacıya kesin süre verilmesi hukuk devletine ve yasa koyucunun amacına daha uygun olacaktır.

Somut olayda, davacının iddiasının dayanağı olan vakıaları dava dilekçesinde açıkladığı halde yerinde olmayan gerekçe ile yazılı şekilde davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

HMK’nın 119. maddesinin ( f ) bendinde ve 318. maddesinde tarafların dilekçeleri ile birlikte, tüm delillerini açıkça ve hangi vakıanın delili olduğunu da belirterek bildirmek; ellerinde bulunan delillerini dilekçelerine eklemek ve başka yerlerden getirilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayan bilgilere dilekçelerinde yer vermek zorunda oldukları belirtilmiş ise de bu eksikliğin tamamlanması mümkün olduğundan Yasa’nın 119/2 maddesine kıyasen davacıya bir haftalık kesin süre verilmeli, bu süre içinde eksikliğin tamamlanmaması halinde dava açılmamış sayılmalıdır. Öte yandan HMK’nın 322. maddesine göre basit yargılama usulüne tabi davalarda uygulanma yeri bulunan HMK’nın 145. maddesine göre kural olarak taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir.

Somut olayda, davacıya ( f ) bendinde yer alan eksikliği HMK’nın 119/2 maddesine göre kendisine verilecek kesin süre içerisinde tamamlama imkanı tanınmadan ve davacının HMK’nın 145. maddesine göre sonradan delil ileri sürme hakkı bulunduğu da düşünülmeden yerinde olmayan gerekçe ile yazılı şekilde davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 05.12.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

22. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/4883

K. 2012/24508

T. 7.11.2012

İŞÇİLİK ALACAKLARI DAVASI ( İşçinin Mevsimlik Olarak Fiilen Çalıştığı Süreler Dikkate Alınarak Bu Sürelere Göre Kıdem Tazminatının Ödenmesi Gerektiği – Askıda Geçen Süresi Fiilen Çalışma Olgusunu Taşımadığından Kıdemden Sayılmayacağı )

MEVSİMLİK İŞ SÖZLEŞMELERİ ( Belirli Süreli İş Sözleşmesi Yapılmış ve İzleyen Yıllarda da Zincirleme Mevsimlik İş Sözleşmelerle Çalışılmışsa İş Sözleşmesinin Belirsiz Süreli Nitelik Kazanacağı – İşçilik Alacakları Davası )

KIDEM TAZMİNATI ( İşçilik Alacakları Davası – İşçinin Askıda Geçen Süresi Fiilen Çalışma Olgusunu Taşımadığından Kıdemden Sayılmayacağı )

YILLIK İZİN ÜCRETİ ( İşçilik Alacakları Davası – Mevsimlik İşlerde Yıllık Ücretli İzin Kullanma veya Buna Dayanarak Ücret Alacağı İsteminde Bulunulamayacağı )

4857/m.11,53

1475/m.14

ÖZET : Dava, işçilik alacaklarının tahsiline ilişkindir. Mevsimlik iş sözleşmeleri belirli süreli olarak yapılabileceği gibi, belirsiz süreli olarak da kurulabilir. Tek bir mevsim için yapılmış belirli iş sözleşmesi, mevsimin bitimi ile kendiliğinden sona erer ve bu durumda işçi ihbar ve kıdem tazminatına hak kazanamaz. Buna karşılık, işçi ile işveren arasında mevsimlik bir işte belirli süreli iş sözleşmesi yapılmış ve izleyen yıllarda da zincirleme mevsimlik iş sözleşmelerle çalışılmışsa, iş sözleşmesi belirsiz süreli nitelik kazanacaktır.

Mevsim sona ermesine rağmen, iş sözleşmesi bozulmadığı için yeni mevsim başında tarafların tekrar sözleşme yapmalarına gerek kalmaksızın işçinin iş görme edinimi ifa, işverenin de işçisine iş verme ve ücret ödeme borçları yeniden yürürlük kazanacağından, mevsimlik olarak fiilen çalıştığı süreler dikkate alınarak bu sürelere göre kıdem tazminatının ödenmesi gerekir, işçinin askıda geçen süresi, fiilen çalışma olgusunu taşımadığından kıdemden sayılmayacaktır. Mevsimlik işlerde, yıllık ücretli izinlere ilişkin hükümler uygulanamayacağından, yıllık ücretli izin kullanma veya buna dayanarak ücret alacağı isteminde bulunulamaz.

DAVA : Davacı, kıdem, ihbar, fazla mesai ile yıllık izin alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme, isteğin reddine karar vermiştir.

Hüküm süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili; davacının davalı işyerinde 2001 yılında işe başladığını ve 2004 yılına kadar çalıştığını, daha sonra işyerinin devredildiğini, 2004 yılından 2007 yılına kadar da devralan işyerinde çalıştığını, daha sonra 2007 yılı Temmuz ayında izne gönderilip bir daha işe başlatılmadığını iddia ederek kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla çalışma ücreti ve yıllık izin ücreti alacaklarının faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, hizmet tespit davası ve dosyada yer alan kanıtlara göre; bekletici mesele yapılan hizmet tespit davasında kararın “…işyerinde yapılan işin iç fındık seçme işi olup, mevsimlik çalışma niteliğinde olduğu, mevsimlik çalışmanın tanık beyanları, Ordu Ticaret Odası ve Fındık Tarım Satış Kooperatifinin yazıları ile belirlendiği, bu durumda işyerinde geçen çalışmanın kesintisiz nitelikte olmayacağı açıktır…” gerekçesiyle bozulduğu, mahkememizde yapılan duruşmalar sonunda bozma ilamı doğrultusunda davanın reddine karar verildiği, davacı vekilinin temyizi üzerine verilen kararın Yargıtaydan onararak kesinleştiği belirtilerek kesinleşen dava dosyası doğrultusunda davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı davacı vekili temyiz etmiştir.

Çalışmanın sadece yılın belirli bir döneminde sürdürüldüğü veya tüm yıl boyunca çalışılmakla birlikte çalışmanın yılın belirli dönemlerinde yoğunlaştığı işyerlerinde yapılan işler mevsimlik iş olarak tanımlanabilir. Söz konusu dönemler işin niteliğine göre uzun veya kısa olabilir. Her zaman aynı miktarda işçi çalıştırmaya elverişli olmayan ve işyerinde yürütülen faaliyetin niteliğine göre işçilerin her yıl belirli sürelerde yoğun olarak çalıştıkları ve fakat yılın diğer dönemlerinde iş sözleşmelerinin, ertesi yılın faaliyet dönemi başına kadar ara vermeyi gerektirdiği işler mevsimlik iş olarak değerlendirilir.

Mevsimlik iş sözleşmeleri 4857 sayılı İş Kanunu’nun 11 inci maddesindeki hükümlere uygun olarak, belirli süreli olarak yapılabileceği gibi, belirsiz süreli olarak da kurulabilir. Tek bir mevsim için yapılmış belirli süreli iş sözleşmesi, mevsimin bitimi ile kendiliğinden sona erer ve bu durumda işçi ihbar ve kıdem tazminatına hak kazanamaz. Buna karşılık işçi ile işveren arasında mevsimlik bir işte belirli süreli iş sözleşmesi yapılmış ve izleyen yıllarda da zincirleme mevsimlik iş sözleşmelerle çalışılmışsa, değinilen maddenin son fıkrası uyarınca iş sözleşmesi belirsiz süreli nitelik kazanacaktır.

Belirsiz süreli sözleşme ile işe alınan ve mevsimin sona ermesi nedeniyle işyerinden ayrılan bu işçilerin iş sözleşmeleri kendiliğinden sona ermez, fakat ertesi yılın iş sezonunun başına kadar askıda kalır. Mevsim bitimi ile askıya alınan iş sözleşmesi, tarafların fesih iradesi yok ise feshedilmiş olmaz. Ertesi yıl mevsim başında işe alınmayan işçinin iş sözleşmesi işveren tarafından feshedilmiş sayılır. Fakat davet edildiği halde işbaşı yapmayan işçinin iş sözleşmesi devamsızlık nedeniyle işveren tarafından haklı nedenle feshedilmiş veya işçi tarafından bozulmuş sayılır.

Mevsime tabi olarak yapılan işlerde, belirsiz süreli iş sözleşmesiyle çalışan işçi, hizmet edimini ancak iş mevsiminde ifa etmekle yükümlüdür. Mevsimlik çalışmanın sona ermesi nedeniyle işyerinden ayrılmak zorunda kalan, fakat iş sözleşmesi bozulmayan işçi, ertesi mevsim başına kadar işverene hizmet etmek, işveren de ona ücret ödemek zorunda değildir.

Bir başka anlatımla, işçi ve işverenin iş sözleşmesinden doğan temel borçları bir sonraki mevsim başına kadar askıya alınmaktadır. Askı döneminde, işçinin iş görme, işverenin ise ücret ödeme borcu ortadan kalkmakta, ancak işçinin sadakat ve kısmen işyerindeki kurallara uyma borcu, buna karşın işverenin de gözetme ve eşit işlem borçları devam etmektedir. İşçi mevsim başında işbaşı yapınca, tarafların askıda olan temel borçları yeniden aktif hale gelir. Mevsim sona ermesine rağmen, iş sözleşmesi bozulmadığı için yeni mevsim başında tarafların tekrar sözleşme yapmalarına gerek kalmaksızın işçinin iş görme edimini ifa, işverenin de işçisine iş verme ve ücret ödeme borçları yeniden yürürlük kazanacaktır.

İşçi mevsimlik işlerde çalışmış ise mevsimlik olarak fiilen çalıştığı süreler dikkate alınarak bu sürelere göre kıdem tazminatının ödenmesi gerekir. Başka bir anlatımla, işçinin askıda geçen süresi, fiilen çalışma olgusunu taşımadığından kıdemden sayılmayacaktır.

4857 sayılı Kanunun 53 üncü maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca, mevsimlik işlerde yıllık ücretli izinlere ilişkin hükümler uygulanamaz. Bir başka anlatımla, mevsimlik işçi İş Kanununun yıllık ücretli izin hükümlerine dayanarak, yıllık ücretli izin kullanma veya buna dayanarak ücret alacağı isteminde bulunamaz. Hemen belirtmek gerekir ki, bu kural nispi emredici nitelikte olup, işçi lehine bireysel ya da toplu iş sözleşmesi ile yıllık ücretli izne ilişkin hükümler düzenlenebilir. Bu durumdaki sözleşmedeki izinle ilgili hükümler uygulanacaktır.

Somut olayda, davacının fındık kırma işini yaptığı ve mevsimlik işçi olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bu husus hizmet tespit davasının temyiz incelemesi dolayısıyla Yargıtay 21’inci Hukuk Dairesi tarafından da kabul edilmiştir.

Mahkemece yukarıda belirtilen esaslara göre davacının talepleri değerlendirilmeli ve hüküm oluşturulmalıdır. Davacının talepleri ile ilgili deliller toplanmadan, tartışılmadan ve değerlendirilmeden eksik araştırma ve inceleme ile hüküm kurulması hatalıdır. Kararın bu yönden bozulmasına sair temyiz sebeplerinin bu aşamada incelenmesine yer olmadığına karar verilmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebeplerden BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 07.11.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

22. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/28063

K. 2012/28555

T. 18.12.2012

İŞÇİLİK ALACAKLARI DAVASI ( Davacının Son Bordrosunda Ek Tazminat Adı Altında Ödeme Yapıldığı – Bu Ödemenin İnsan Kaynakları Teşvik Ödemesi Olarak Nitelendirildiğinden Hüküm Altına Alınan Alacaklardan Mahsup Edilmesi Gerektiği )

İŞVEREN TARAFINDAN YAPILAN KISMİ ÖDEMELERDE MAHSUP ( Bu Hususta Beyanda Bulunup Bulunmadığına Bakılmaksızın Öncelikle Faiz ve Masraflara Mahsup Edilmesi Gerektiği/İşçinin Birden Fazla Alacağının Söz Konusu Olması Durumunda Genel Hükümlere Göre Yapılacağı – İşçi Alacakları Davası )

İŞÇİ ALACAKLARININ MUACCELİYETİ ( Ücret Alacaklarının Çalışılan Ayı Takip Eden Aybaşında İhbar ve Kıdem Tazminatı İle Yıllık İzin Ücretinin Sözleşmesinin Feshi İle Muaccel Hale Geleceği )

TEMERRÜT ( Kıdem Tazminatı Borcu Bakımından İş Sözleşmesinin Feshedildiği Tarihte Diğer Tazminat ve Alacaklar Bakımından İse Tarafların Sözleşme İle Kararlaştırdıkları Ödeme Zamanı ya da İşçi Tarafından Gönderilecek İhtarnamede Belirtilen Ödeme Günü İtibariyle İşverenin Temerrüde Düşeceği )

İNSAN KAYNAKLARI TEŞVİK ÖDEMESİ ( Davacıya Yapılan Ek Ödemenin Davalı Şirket İle Sendika Arasında Yapılan Protokol Gereğince Feshin Olumsuz Sonuçlarını Azaltmak İçin Bu Şekilde Nitelendirildiği/Ödemenin Hüküm Altına Alınan Alacaklardan Mahsup Edilmesi Gerektiği – İşçi Alacakları Davası )

818/m.84,86

4857/m.32/5,120

ÖZET : Dava işçilik alacakları istemine ilişkindir. Ücret, çalışılan ayı takip eden aybaşında muaccel hale gelir. Fazla mesai, hafta tatili ücreti, ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinin muacceliyet tarihleri normal aylık ücret gibidir. İşçinin ihbar ve kıdem tazminatı ile yıllık izin ücreti sözleşmesinin feshi ile muaccel hale gelir. İşveren kıdem tazminatı borcu bakımından iş sözleşmesinin feshedildiği tarihte temerrüde düşer. Diğer tazminat ve alacaklar bakımından ise tarafların sözleşme ile kararlaştırdıkları ödeme zamanı ya da işçi tarafından gönderilecek ihtarnamede belirtilen ödeme günü itibariyle işverenin temerrüdü gerçekleşir. Davacının son bordrosunda ek tazminat adı altında ödeme yapılmış olup, bu ödeme davalı şirket ile sendika arasında yapılan protokol gereğince feshin olumsuz sonuçlarını azaltmak için insan kaynakları teşvik ödemesi olarak nitelendirildiğinden,yapılan bu ödemenin hüküm altına alınan alacaklardan mahsup edilmesi gerekir.

DAVA : Davacı, kıdem ve ihbar tazminatı, boşta geçen süre ücretli ile işe başlatmama tazminatının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili işe iade davasının kesinleşmesinin ardından işverene süresinde başvurulduğu halde işçinin işe başlatılmalıdığını belirterek müvekkilimin işçilik alacaklarının tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, davacının çalıştığı fabrikanın kapatıldığını, davacının çalıştığı fabrikaya iade edilmesinin fiilen ve hukuken mümkün olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.

Taraflar arasındaki uyuşmazlık, işveren tarafından yapılan kısmi ödemenin işçinin hangi alacağına mahsup edileceği noktasında toplanmaktadır.

I. NORMATİF DAYANAK

Uyuşmazlığın normatif dayanağı Borçlar Kanununun 84. – 86. maddeleridir. Borçlar Kanununun 84. maddesinde “Borçlu faiz veya masrafları tediyede gecikmiş değil ise kısmen icra eylediği tediyeyi resülmale mahsup edebilir. Alacaklı alacağın bir kısmı için kefalet, rehin veya sair teminat almış ise borçlu kısmen icra eylediği tediyeyi temin edilen veya teminatı daha iyi olan kısma mahsup etme hakkını haiz değildir” kuralına yer verilmiş; 85. maddesinde “birden fazla borçları bulunan borçlu, borçları ödemek zamanında bu borçlardan hangisini tediye etmek istediğini alacaklıya beyan etmek hakkını haizdir. Borçlu beyanatta bulunmadığı surette vukubulan tediye kendisi tarafından derhal itiraz edilmiş olmadıkça alacaklının makbuzda irae ettiği borca mahsup edilmiş olur” hükmü öngörülmüş; 86. maddesinde “kanunen muteber bir beyan vaki olmadığı yahut makbuzda bir güna mahsup gösterilmediği takdirde, tediye muaccel olan borca mahsup edilir. Müteaddit borçlar muaccel ise tediye, borçlu aleyhinde birinci olarak takip edilen borca mahsup edilir. Takibat vaki olmamış ise tediye, vadesi iptida hulül etmiş olan borca mahsup edilir. Müteaddit borçların vadeleri aynı zamanda hulül etmiş ise mahsup mütenasiben vaki olur. Hiç bir borcun vadesi hulül etmemiş ise alacaklı için en az teminatı haiz olan borca mahsup edilir” kuralı düzenlenmiştir.

II. GENEL HÜKÜMLER YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME

Borçlar Kanunu’nun yukarıda belirtilen hükümleri öncelikle muacceliyet ve temerrüt kavramlarının açıklanmasını gerektirmektedir.

Muacceliyet, alacaklının borçludan borçlanılan edimi talep ve dava edebilme yetkisidir. Borç muaccel olmadan borçlu temerrüdü söz konusu olmaz.

Temerrüt, en kısa tanımıyla, alacaklı tarafından talep edilebilir ( muaccel ) hale gelmiş bir borcun ifasındaki gecikmedir ve kural olarak, bu tür ( muaccel ) bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarı ile temerrüde düşer ( BK. m. 101/1 ). Başka bir ifadeyle, temerrütten söz edilebilmesi için, öncelikle muaccel bir borcun ve alacaklının o borca yönelik ihtarının bulunması gerekir. Kural böyle olmakla birlikte, borçlunun temerrüde düşmesi için alacaklının ihtarının gerekmediği bazı durumlar da vardır: Örneğin, ifa günün taraflarca birlikte kararlaştırıldığı ( BK. m. 101/2 ), borçlunun borcu ifa etmeyeceğini bildirmiş olduğu veya hal ya da durumundan bu sonuca varılabildiği ( BK. m. 107/1 ) hallerde, temerrüdün gerçekleşmesi için alacaklının ihtarına gerek yoktur.

Buna göre tek bir borç ilişkisinin söz konusu olduğu durumda borçlu para borcunun faiz ve masraflarını ödemede temerrüde düşmemişse yaptığı kısmi ödemeyi anapara borcuna mahsup etme hakkına sahiptir. Ancak, para borcunun bir kısmı için kefalet, rehin veya benzeri bir teminat verilmişse, yapılan kısmi ödemenin teminatlı olan borca mahsubu istenemez. Bu durumda kısmi ödemenin teminatsız olan ya da teminatı daha az olan borca mahsubu gerekir. Borçlu, faiz ve masrafları ödemede temerrüde düşmüşse yaptığı kısmi ödeme öncelikle gecikmiş faiz ve masraf borçlarına mahsup edilecektir. Hukuk Genel Kurulunun 27.09.2000 tarih ve 2000/12-1148 esas, 2000/1193 karar sayılı ilamında da vurgulandığı üzere, BK’nın 84. maddesi gereğince ödemelerin öncelikle asıl alacaktan düşülebilmesi için, borçlunun faiz ve masrafları ödemede gecikmemiş olması zorunludur. Gecikme ve alacaklının iradesini açıklaması halinde, ödenen kısmın öncelikle faizden düşürülmesi gerekir. İcra takibi, ödemeye ihtirazi kayıt konulması irade açıklamasıdır.

Birden fazla borcu bulunan borçlu, yaptığı ödeme ifa zamanında beyan ettiği borca mahsup edilir. Borçlu, ödeme sırasında, yapılan ödemenin hangi borca ilişkin olduğunu beyan etmemiş veya alacaklının makbuzda belirttiği borca derhal itirazda bulunmamışsa makbuzda belirtilen borca mahsup edilmelidir.

Birden fazla para borcunun olduğu borç ilişkisinde, borçlunun, yapılan kısmi ödemenin hangi borç için mahsup edildiğini belirtmemesi, alacaklının da ödemenin hangi borca ilişkin olduğunu makbuzda göstermemesi durumunda, kısmi ödemenin hangi borca mahsup edileceği sorunu BK. m. 86’ya göre çözümlenmelidir. Buna göre kısmi ödeme öncelikle muaccel olan borç için yapılmış sayılır. Ödeme zamanında birden fazla borç muaccel hale gelmişse ödeme ilk takibe konu olan borca mahsup edilir. Muaccel olan borçlardan hiçbiri takibe verilmemişse kısmi ödeme ifa zamanı önce gelen borca mahsup edilmiş sayılır. Borçların ifa zamanları ( vadeleri ) aynı günde gelmişse yapılan kısmi ödeme borçların miktarlarıyla orantılı olarak mahsup edilir. Borçlardan hiçbirinin ifa zamanı gelmemişse, kısmi ödeme alacaklı için güvencesi en az olan borca mahsup edilmiş sayılır.

III. İŞÇİ ALACAKLARI YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME

İş sözleşmesinden doğan para borçlarının kısmi ifasında mahsubun ne şekilde yapılacağı ile ilgili İş Kanunu’nda özel bir düzenleme bulunmadığından Borçlar Kanunu’nun yukarıda belirtilen genel hükümleri kapsamında sorun çözümlenmektedir. İşçinin işverenden bir alacağının, örneğin sadece kıdem tazminatı alacağının bulunduğu durumda kısmi ödeme nedeniyle mahsup işlemi BK. m. 84 çerçevesinde yapılacaktır. Dairemiz uygulamasına göre temerrüde düşmüş olan işverenin yaptığı kısmi ödeme işçinin bu hususta beyanda bulunup bulunmadığına bakılmaksızın öncelikle faiz ve masraflara mahsup edilmelidir.

Borcun taksitle ödenmesi konusunda yapılan anlaşma aksi öngörülmemişse, kural olarak, işçinin faiz talebinden vazgeçtiğini kapsar. Ancak, bu sonuç işverenin taksit anlaşmasına uygun hareket etmesine bağlıdır. İşverenin taksitlerden birini zamanında ödememesi halinde işçinin faizle ilgili feragati geçersiz hale gelir ve sadece ödenmeyen taksit için değil, tüm alacak için faiz talep hakkı doğacaktır. Bu durumda ödenmiş olan önceki taksitlerin öncelikle faiz ve masraflara mahsubu gerekecektir. Kuşkusuz taksit sözleşmesinin işçinin serbest iradesi ile meydana gelmiş olması gerekir.

İşçinin birden fazla alacağının söz konusu olması durumunda, yapılan kısmi ödemenin hangi alacağa ilişkin olduğu işveren tarafından ödeme sırasında belirtilmemiş ve işçi tarafından da bu husus makbuzda gösterilmemiş ise mahsup işlemi BK. m. 86 çerçevesinde yapılacaktır. İş Kanununda işçinin sözleşme ve kanundan doğan alacaklarının muacceliyet ve vade zamanları konusunda değişik hükümler öngörülmüştür.

4857 sayılı İş Kanunu’na göre ücret en geç ayda bir ödenir ( m. 32/5 ). İş Hukuku mevzuatımızda Basın İş Kanununun 14. maddesi hariç, ücretin peşin ödeneceğine dair bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu nedenle ücret çalışılan ayı takip eden aybaşında muaccel hale gelmektedir. Fazla mesai, hafta tatili ücreti, ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinin muacceliyet tarihleri normal aylık ücret gibidir. İşçinin ihbar ve kıdem tazminatı ile yıllık izin ücreti sözleşmenin feshi ile muaccel hale gelir.

1475 sayılı İş Kanunu’nun 14. ve 4857 saylılı Kanun’un 120. maddesi uyarınca işveren kıdem tazminatı borcu bakımından iş sözleşmesinin feshedildiği tarihte temerrüde düşer. Yukarıda belirtilen diğer tazminat ve alacaklar bakımından ise tarafların sözleşme ile kararlaştırdıkları ödeme zamanı ya da işçi tarafından gönderilecek ihtarnamede belirtilen ödeme günü itibariyle işverenin temerrüdü gerçekleşir.

Somut olayda, davacının son bordrosunda ek tazminat adı altında ödeme yapılmıştır. Bu ödeme davalı şirket ile sendika arasında yapılan protokol gereğince feshin olumsuz sonuçlarını azaltmak için insan kaynakları teşvik ödemesi olarak nitelendirilmiştir. Yapılan bu ödemenin hüküm altına alınan alacaklardan mahsup edilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi isabetli olmamıştır.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgilisine iadesine, 18.12.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

23. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/2261

K. 2012/4020

T. 7.6.2012

İHRAÇ KARARININ İPTALİ ( Ortaklardan Bir Kısmı Hakkındaki Şahsi Nitelik Taşıyan Kararların Bağlayıcı Olabilmesi İçin Tebliği Gerektiği – Kararın Davacıya Tebliğ Edilmediğinin Mahkemece Dikkate Alınarak Bir Karar Verilmesi Gerektiği )

KOOPERATİF GENEL KURUL KARARLARININ BAĞLAYICILIĞI ( İhraç Kararının İptali – Ortakların Tümünü İlgilendiren Konularda Alınan Genel Kurul Kararlarının Tebliğe İhtiyaç Göstermeden Genel Kurula Katılan Katılmayan Bütün Ortakları Bağlayacağı )

KOOPERATİF GENEL KURUL KARARLARININ TEBLİĞİ ( Ortaklardan Bir Kısmı Hakkındaki Şahsi Nitelik Taşıyan Kararların Bağlayıcı Olabilmesi İçin Tebliği Gerektiği – İhraç Kararının İptali )

ATIFET MEHLİ ( İhraç Kararının İptali – Davalı Kooperatifin Genel Kurulunda Davacının İsmi de Belirtilerek Atıfet Mehli Verilmesine İlişkin Kararın Davacıya Tebliğ Edilmediğinin Mahkemece Dikkate Alınarak Bir Karar Verilmesi Gerektiği )

1163/m.16

ÖZET : Dava, genel kurul tarafından onaylanan ihraç kararının iptali istemine ilişkindir. Ortakların tümünü ilgilendiren konularda alınan genel kurul kararları tebliğe ihtiyaç göstermeden genel kurula katılan, katılmayan bütün ortakları bağlar. Ortaklardan bir kısmı hakkındaki şahsi nitelik taşıyan kararların ise, bağlayıcı olabilmesi için tebliği gerekmektedir. Davalı kooperatifin genel kurulunda, davacının ismi de belirtilerek atıfet mehli verilmesine ilişkin kararın davacıya tebliğ edilmediği mahkemece dikkate alınarak bir karar verilmelidir.

DAVA : Taraflar arasındaki genel kurul kararının iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, müvekkilinin üyesi olduğu davalı kooperatiften 15.05.2010 tarih 389 sayılı yönetim kurulu kararı ile haksız olarak ihraç edildiğini, bu ihraç kararının 22.05.2010 tarihli genel kurulda görüşülerek bu kez yükümlülüklerin yerine getirilmesi için 01.08.2010 tarihine kadar süre verildiğini, aksi halde ihraç kararının kesinleşeceğinin belirtildiğini, borcu bulunmadığını, borç ihtarlarının usulüne uygun olmadığını ileri sürerek ihraç kararının iptalini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, iddia, savunma, benimsenen bilirkişi raporu ve dosya kapsamına göre ihraç ihtarlarının gerçek borç miktarını yansıttığı ve usulüne uygun oldukları, 22.05.2010 tarihli genel kurul toplantısı 11. maddesi ile verilen atıfet mehline rağmen ihtarnamelere konu borcun ödendiğinin kanıtlanamadığı, bu sebeple ihraç kararının usulüne uygun olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı davacı vekili temyiz etmiştir.

Dava, genel kurul tarafından onaylanan ihraç kararı iptali istemine ilişkindir. Ortakların tümünü ilgilendiren konularda alınan genel kurul kararları tebliğe ihtiyaç göstermeden genel kurula katılan, katılmayan bütün ortakları bağlar. Ortaklardan bir kısmı hakkındaki şahsi nitelik taşıyan kararların ise bağlayıcı olabilmesi için tebliği gerekmektedir. Somut olayda, davalı kooperatifin 22.05.2010 tarihli genel kurulunda davacının ismi de belirtilerek atıfet mehli verilmesine ilişkin alınan kararın davacıya tebliğ edilmediği hususu gözardı edilmek suretiyle yukarıda belirtilen esaslara aykırı olarak, yanılgılı gerekçe ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün, davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 07.06.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

23. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/2651

K. 2012/4085

T. 11.6.2012

KOOPERATİF ÜYELİĞİNDEN İHRAÇ KARARININ İPTALİ DAVASI (Usulsüz Tebliğat – Tebliğatın Hatalı Olması Nedeniyle Hakdüşürücü Sürenin İşlemeyeceği/Mahkemece 3 Aylık Hakdüşürücü Süre Geçtiğinden Bahisle Davanın Reddinin Hatalı Olduğu )

HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRENİN İŞLEMEMESİ (Usulsüz Tebliğat Nedeniyle 3 Aylık Hak Düşürücü Sürenin İşlemeyeceği – Yerel Mahkemece Hakdüşürücü Sürenin Geçtiğinden Bahisle Davanın Reddinin Hatalı Olduğu/Davalının Gösterilen Adreste Bulunmaması Durumu )

DAVALININ GÖSTERİLEN ADRESTE BULUNMAMASI (Bulunmama Nedeninin Tebliğ Evrakına Yazılacağı ve Altının Tebliğ Memuru Tarafından İmzalanacağı – Bu Yasal Şekil Şartının Yerine Getirilmemesinin Usulsüz Tebliğata Neden Olduğu/Usulsüz Tebliğ )

USULSÜZ TEBLİĞAT (Davalının ya da Davalı Adına Tebliğ Yapılabilecek Olanların Gösterilen Adreste Bulunmaması Durumunda Bunun Sebebinin Bilmesi Muhtemel Kişilerden Sorularak Tebliğ Evrakı Üzerine Yazılması Gereğinin Gözetileceği )

TEBLİĞDE YASAL VE ŞEKLİ ŞARTLAR (Usulsüz Tebliğat Yapıldığı – Hakdüşürücü Sürenin İşlemeyeceği/Davalının veya Davalı Adına Tebliğ Yapılabilcek Olanlarının Gösterilen Adreste Bulunmaması Durumunda Sebebinin Tebliğ Evrakına Yazılacağı )

7201/m. 21

Tebliğat Tüzüğü/m. 28

ÖZET : Taraflar arasındaki kooperatif üyeliğinden ihraç kararının iptali davasında; yerel mahkeme, davanın üç aylık hakdüşürücü süre geçtikten sonra açıldığından bahisle reddine karar vermiştir. Ancak, davalının veya davalı adına tebliğ yapılabilecek olanlardan hiçbiri, gösterilen adreste bulunmaması halinde tebliğ memurunun adreste bulunmama sebebini bilmesi muhtemel komşu, yönetici, kapıcı, muhtar, ihtiyar kurulu veya meclisi üyeleri zabıta amir ve memurlarından tahkik ederek beyanlarını tebliğ tutanağına yazıp altını imzalatması, imzadan çekinmeleri halinde bu durumu da tebliğ memuru yazarak altını imzalaması gerekir. Eldeki davada bu yasal ve şekli şartlar yerine getirilmediğinden usulsüz tebliğat bulunmaktadır. Bu durumda, dava açmak için kanunun tanıdığı hakdüşürücü sürenin de işlemeyeceği gözardı edilerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

DAVA : Taraflar arasındaki kooperatif üyeliğinden ihraç kararının iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, müvekkilinin 2006 yılında davalı kooperatife üye olarak kabul edildiğini, 2008 yılına kadar kendisi de kooperatif üyesi olan H. A. ile birlikte ortak olarak minibüsle yolcu taşımacılığı yaptığını, bu kişiyle ortaklığının sona ermesi üzerine kendi aracıyla kooperatifte çalışmak için izin başvurusunda bulunduğunu, çalışma iznini beklerken maddi açıdan zor durumda kaldığı için Mersin ilinde M.. isimli nakliyat şirketinde çalışmaya başladığını, çalışma izni verilmesinde gecikilmesi üzerine noter kanalıyla kooperatife yazı yazdığını, daha sonra davalı kooperatif yönetim kurulu kararıyla üyelikten çıkarıldığını öğrendiğini, çıkarma kararının müvekkiline usulüne uygun olarak tebliğ edilmediğini ve haklı gerekçelere dayanmadığını ileri sürerek, çıkarma kararının iptalini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davanın süresinde açılmadığını, ihraç kararının usulüne uygun olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre; çıkarma kararının davacıya Malatya 2. Noterliği vasıtasıyla 9.7.2009 tarihinde tebliğ edildiği, davanın üç aylık hakdüşürücü süre geçtikten sonra açıldığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

Dava, üyelikten ihraç kararının iptali istemine ilişkindir.

7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 21/1 maddesi “Kendisine tebligat yapılacak kimse veya yukarıdaki maddeler mucibince tebligat yapılabilecek kimselerden hiçbiri gösterilen adreste bulunmaz veya tebellüğden imtina ederse, tebliğ memuru tebliğ olunacak evrakı, o yerin muhtar veya ihtiyar heyeti azasından birine veyahut zabıta amir veya memurlarına imza mukabilinde teslim eder ve tesellüm edenin adresini ihtiva eden ihbarnameyi gösterilen adresteki binanın kapısına yapıştırmakla beraber, adreste bulunmama halinde tebliğ olunacak şahsa keyfiyetin haber verilmesini de mümkün oldukça en yakın komşularından birine, varsa yönetici veya kapıcıya da bildirilir. İhbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarih, tebliğ tarihi sayılır.” hükmüne; tebliğ tarihinde yürürlükte bulunan Tebligat Tüzüğü ‘nün 28. maddesinde ise;” Muhatap veya muhatap adına tebliğ yapılabilecek olanlardan hiç biri gösterilen adreste bulunmazsa tebliğ memurunun adreste bulunmama sebebini bilmesi muhtemel komşu, yönetici, kapıcı, muhtar, ihtiyar kurulu veya meclisi üyeleri zabıta amir ve memurlarından tahkik ederek beyanlarını tebliğ tutanağına yazıp altını imzalatması, imzadan çekinmeleri halinde bu durumu yazarak imzalaması gerekir. ” hükmüne yer verilmiştir.

Somut olayda ise, ihraç kararının tebliğine dair evrakın Tebligat Kanunu’nun 21 ve Tebligat Tüzüğü’nün 28. maddesindeki yasal ve şekli şartları ihtiva etmediği anlaşıldığından, ihraç kararının usulüne uygun olarak tebliğ edildiğinden bahsedilemez. Bu durumda, dava açmak için Kanunun tanıdığı hakdüşürücü sürenin de işlemeyeceği gözardı edilerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün, davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istenmesi halinde iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 11.06.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: